Tuesday, 5 October 2010

CAHİLLİK NEDİR?

    



   Not;Bir sinir harbiyle kısa bir zamanda yazılmıştır :)


  
    "Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol" Mevlana

    Cahillik sakız gibi uzatıldığında insan bir başkasını cahil hitap edebilir ve dolayısıyla cahilin kendisi değil, kendisi gibi düşünmeyenler olduğu sonucuna varabiliriz. Kısaca değinecek olursak cahilliğin insanda ne gibi bir özelliklerde ortaya çıktığını nasıl belirlendiğini netleştirelim.

    Cahilliğin insan ve davranışlarındaki ilk özelliği: İki ana unsurun bir arada oluşu ile orantılı olarak derecelendirebiriz. Bu iki ana unsur,

1-   Doğa (evren) ve insan (toplum) tarihi bilgisi
2-   Gerçeğin bulunuşu/bilinci inancı.

    İkinci unsurdan başlamak istiyorum. Bir insana göre "Gerçeğin" tümüyle bulunuşu, bilinişi, domuzların uçması kadar saçmadır. Gerçek kavram olarak doğru ile aynı anlama gelmemektedir. Doğru insanın gerçeğe karşı kullandığı bakışın adıdır. Gerçek ise doğaya (insanda dahil) yani maddi evrene dayalı tüm olayların ve tarihin genel adıdır. Gerçek var olandır. Var olanın ne olduğuna ise hiçbir zaman tam bir cevap verilemeyecektir. Tam cevap verilemeyecek diyorum çünkü maddenin (tüm evren/insanda dahil) sürekli değişimi sabit olmayışı insan bilgisinin bu aşamada “Tam”a “Tüm”e ulaşamayacağı sonucunu doğurur. Fakat gerçeği parçalar, aşamalar halinde ve bir bütünün iskeleti biçiminde bilinebileceği durumlar vardır ki bu durumlar yalnızca bilimin büyük ve sabırlı deneyleri sonucunda ulaşılabilir. Yinede “gerçek” dediğimiz şey insanın onaylayışından bağımsızdır. İnsan için yalnızca doğrular ve yanlışlar vardır. Bu doğrular gerçeği yada gerçek olmayanı gösterebilir ki bu da çok normaldir. Çünkü yukarıda dediğimiz gibi insan kabulu yada kabulsüzlüğü söz konusudur.

    Cahil olan insan "Gerçeği" bildiğini zanneder. Onun gerçeği bilişi ise sabittir değişmez. Ne hikmetse o (cahil) gerçeğin taşıyıcısıdır. o seçilmiş biridir hatta.Ya da seçilmiş bir topluluğun üyesidir. Gerçeği bildiğine o kadar inanırki "Cahil insan" farklı fikirlerede açık değildir. Ne de olsa o gerçeği biliyordur çünkü. Cahil insan gerçeği bildiği için gerçeği ne ise ona sarılır. Çünkü nihai gerçeği bildiğine inanan kişi özünde zayıftır. Bu yüzden kendine tek yada bir çok sabit bir gerçek bulmuştur. Ayrıca Cahil insan "Gerçeğini" kaybettiğinde intaharda edebilir. Çünkü cahil insan köledir. Ve yıllarca efendisine köle olmuş biri efendisini kaybettiğinde kendini uzay boşluğunda hisseder. Neden mi? Çünkü ancak bir köle sadece cahil olarak yaşamını sürdürebilirde ondan. Dediğim gibi kavram olarak "Gerçek" bilinmez; sadece onaylanır. Bunada doğru denir.

    Lafı fazla uzatmadan ikinci daha doğrusu yukardaki maddelerden ilki (1) olana geçmek istiyorum.

    Doğa(evren) ve İnsan (toplum) tarihi dedim. Neden mi? Gözlerimizle ya da deneyci gözlemlerle baktığımızda başka bir şey görebiliyormuyuz? Bu yüzden doğa ve insan tarihi derken doğa bilimi ve sosyal bilimleri kastediyorum. Doğa bilimi ve sosyal bilim tamamen rasyonaliteye dayanarak deneysel ve gözlemsel bilimlerdir. Dolayısıyla cahil insan bu alanlarda kendi donanımını sağlamazsa yani doğa ve insan tarihini en azından kabaca bilmezse bütünsel anlamda bir tahlil ve analizde yapamayacaktır. Cahil insanın yapacağı analiz ve tahlil gelenekler doğrultusunda şekillenmiş bir düşünce karmaşıklığı olacaktır sadece. Gelenek dediğimiz şey ise tarihin ilkel dönemlerinin bize aktardığı ilkel düşünceler yığınıdır. Geleneğin içinde samimilik vardır elbette; ama bu ayıklanması gereken bir durumdur. Dolayısıyla geleneği olduğu gibi alan bir beyin, eleştirel düşüncenin de önünü daha baştan kesmiş olacaktır. Eleştirinin önünü kesen bir beyin de, ne doğa, ne insan, ne de bunların tarihini geleneğin dışında göremeyecektir. Bu yüzden de sağa sola saldıran bir hayvan görüntüsünden de farkı olmayacaktır.

    Mevlana’nın sözü bu açıdan önemlidir. Cahilin karşısında sessiz olmak ama kitap gibi sessiz olmak en güzel cevap olacaktır. Kitap okuyorsa tabi...

Wednesday, 29 September 2010

EŞİTSİZLİĞİN KÖKENLERİ ÜZERİNE; ERKEK VE KAPİTALİZM




   “Tarihte ortaya çıkan ilk sınıf karşıtlığı, monogam evlilikte kadın-erkek antagonizmasının gelişmesiyle; ve ilk sınıf baskısı, dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla çakışır.”   F. Engels


       İnsanı, toplumu, doğayı ve bunların tüm tarihini bilmek en azından ana hatlarıyla bilmenin yanında kavramak ve taşları doğru yerleştirmek gerekir. Herşeyi bugün var olduğu biçimde kabul etmek ve bu kabul etme biçimi kendi ufak coğrafyası ile sınırlı bırakmak, insan denilen varlığın bugünkü en büyük eşitsizliğin ve köleliğin çözümsüzlüğünün kalıcılığını meşrulaştırmasının da sebebidir.
        İnsan beyni genetik ve hormonel aktarımların yanı sıra dış dünya (toplum) tarafından duyumları aracılığı ile de şekillenir ve biçim kazanır. Bu şekillenme çocukluk dönemine kadar dış(beynin dışından gelen örn.aile,toplum) otorite ile gerçekleşirken ergenlik ve olgunluk dönemi bu otoritenin beynin içine bir virüs gibi yerleşip ve adınada üst ben dediğimz alanda varlığını sürdürür. Üst ben insanın baskı ve yasaklamalarını ailenin ve toplumun yerine kendi kendisine uygulamasıdır. Üst ben deki otorite bu otoritenin yoğunluğuna ve şiddetine göre zamanla bilinç altınada geçmektedir. Bilinç altındaki otorite ise artık kontrol edilemez bir alan olduğunudan insanın gündelik yaşamı ve ilişkilerine dahi işleyen birçok psikolojik olumsuzluklarının da sebebidir. Bu olumsuzluklar üst ben aşamasında da mevcuttur. Tek fark bilinç altının insan üzerindeki sonuçları kontrol edilemez ve daha huzursuzluk verici bir hal almasıdır. Peki tüm bunlara sebep olan ve çözümsüz bırakan durum nedir? Bugün İnsanları (kendimiz de dahil) düşündüğümüzde tek amacı mutluluk olan bu varlığın bu kadar mutsuz oluşunun bu kadar umutsuz ve amaçsız oluşunun altındaki sebepler nelerdir? Farkında olduklarımızın dışında birde farkında olmadıklarımız sebepler nelerdir? Yaşadığımız toplum ve dünyanın bu kadar eşitsiz ve bukadar içinden çıkılmazmış gibi görünen karmaşık ve tıkanmışlığın sebebi nedir? Neden büyük bir nüfus insanlar sefalet ve açlıktan ölürken başka bir taraf bolluğun içinde yüzüyor.Neden insanlar hayatlarını köle gibi çalıştığı halde elle tutulur hiçbirşey sahip olamazken birileri bir ülkeyi satın alabilecek kadar serveti olabiliyor? Ve Neden insanlar özgür değil? Bu soruların cevapları için köklerimize inmemizin ve sorunu orda arayıp bugüne nasıl bakmamızın bize geniş bir perspektif sunacağının tarafındayım.
          İnsanı tek başına bir bütün olarak ele almak her zaman doğru değildir. Çünkü karşımızda kocaman bir kadın ve erkek tarafları vardır (ve sınıfların varlığı). 20.yy’a kadar bir çok bilim insanı da dahil kadın ve erkek cinsleri için kadın erkeğin eksik hali küçük hali vb yakıştırmalarla önemsizleştirmiş dikkatte almamıştır. Hatta bilimsel incelemelerde bile nasıl olsa erkekte olupta kadında olmayan olamazdı anlayışıyla kadını değil çoğunlukla erkeği bilimsel incelemelere almıştır.
           Kadın erkek ve doğa arasındaki kökensel inceleme eşitsizliğin köleliğin ve bugünkü yok oluşa sürüklenişin de cevabı olacaktır. Bilindiği gibi eşitsizliğe ve özgürlüğe en büyük darbe genel olarak baktığımızda birinin bir başkasına egemenlik kurması ile gerçekleşir. Bu egemenlik varoluşu itibari ile birinin bir diğerinden üstünlüğü ile sağlanır. Üstünlük ise haklarının ve sahip olduğu diğer maddi manevi değerlerin/varlıkların birinin diğerinden fazlalığıdır. Bu fazlalık özetle yan yana duran iki kişinin birinin diğerine egemenlik ve onun üzerinde hak sahibi olması sonucunu doğurur. Bu fazlalık neden vardır, olmak zorunda mıdır, bu değişmez bir doğa yasasımıdır, yoksa değimlidir. Bunu anlamak/çözmek için insanlık tarihine bakmak lazım. Peki insanlık tarihinde böyle eşitlikçi dönemler yaşanmışmıdır? Bu sorunun cevabı evettir. İnsan tarihte böyle dönemleri tabiki yaşamıştır. Sınıfların(devletin), ve erkeğin yada birinin bir diğeri üzerinde kesin egemenliğinin olmadığı, ortak çıkarların ön planda olduğu topluluk halinde yaşayan insanların ilkel dönemleri vardır yaşanmıştır. Bu ilkel dönemlerde yaşayan insanlar arasındaki hukuk, egemenlik kurup birinin yada bir grubun diğerlerini sömürme üzerine olmamasının sebepleri bugünün çözümü içinde bizlere ışık tutmaktadır. Bu sebeplere gelmeden önce ne oldu da insanın insana kulluğuna geçildi? İnsanın insana kulluğuna geçiş aşaması, tarihi incelediğimizde mülkiyet ilişkilerinden kaynaklandığını görürüz. Ne zaman mülkiyet ilişkileri birikim yapma ve onu değişime sokarak çoğaltma aşamasına girdi işte ozaman toplumda (o zamanın kabile, klanı) hukuk ve sosyal yapınında egemenlik ilişkileri doğrultusunda geliştiği/değiştiği görülmüştür. Şimdi burada kadın ve erkek ile eşitlikçi bir toplumdan sınıflı topluma geçişin ve mülkiyet ilişkilerinin ne alakası var seslerini duyabiliyorum. Burası çok önemli. Bu aşamayı incelemek için kadını ve erkeği hatta iki farklı cinsin beyinlerinin incelenmesi kilit noktalardan birini oluşturuyor. Bir nöropsikiyatrist olan Louann Brizendine’nin uzun yıllar bilimsel çalışma ve araştırmalarının sonucu olan “kadın beyni”adlı kitabında diyorki, “Beynin işitme ve dil merkezlerinde kadınlar erkeklere kıyasla % 11 daha fazla nörona sahiptir. Duygu ve hafıza merkezleri (hipokampüs) tıpkı konuşulan dili işlemeye ve başkalarının duygularını gözlemlemeye yönelik beyin devreleri gibi kadınlarda daha geniştir… Erkeklerde ise aksine cinsel eğilimler, saldırganlık ve eylemlerle ilgili beyin işlevlerini idare eden bölümlerde kadınlara kıyasla 2,5 kat daha büyük bir alanı kullanıyorlar.” (Louann Brizendine ‘kadın beyni’ s.26) Aynı yazar verdiği bir örnekte yukarıdaki bilimsel tahlilin pratikteki karşılığını göstermiş oluyor. “Her sabah kızlar birbirlerinin giysi dolabına tırmanıp dolapta asılı giysileri alıyorlar. Birinin yeşil birinin sarı kıyafeti var. Anneleri nezaman birbirlerinin giysilerini giydiklerini görse kıkırdamadan edemiyor; yeşil üstle sarı pantolon, sarı üstle yeşil pantolon. İkizler bunu kavga etmeden yapıyor. ‘sarı pantolonunu ödünç alabilirmiyim? Daha sonra geri vereceğim. Sende benim yeşil pantolonumu alabilirsin’ genelde kurdukları diyoloğa bir örnek. Eğer ikizlerden biri erkek olsaydı senaryo farklı olurdu. Erkek çocuk giymek istediği tişötü kapardı ve kız kardeşi onunla konuşmayı denese bile sonunda kız kardeş, erkek kardeşinin iletişim yeteneği kendisininki kadar gelişmemiş olduğundan gözyaşlarına boğulurdu.” (Louann Brizendine ‘kadın beyni’ s.43)  Erkeğin bu tavrı mülkiyet ilişkilerinde onun egemenlik otorite ve güç sahibi yapma yolunda önünün açık olduğu anlamına geliyor. Güç sahibi olma başkalarının gücünü emme üzerine kuruludur. Dönemin ilkel eşitlikçi toplumu hayvancılık dokumacılık gibi gelişen meta ve mülkiyet ilişkileri erkeğin saldırganlık hormonlarının üzerini okşamış ve güç sahibi olmanın ilerlemesini sağlamıştır. İnsan kaybedeceği yada sahip olmak istediği şey üzerinden müdahale (saldırganlık) sergiler. Eski toplumların insanları kadın ve erkekleri keybedeceği tek şeyleri kabile/klan/aşiret düzenin bozulmasıdır. Bu düzen onların ortak çıkarlarının düzeni olmasına dayanmaktadır. F.Engels eski toplumları araştırdığı kitabında klanlarda (eski topluluk) bir kişinin sorunu/ihtiyacı tüm klanın (topluluğun) sorunu haline gelirdi, diye yazar. Dolayısıyla yaşamak için mücadele eden tarihin bu insanları birbirlerine kenetlenmiş, görevlerin verildiği karaların alındığı ve uygulandığı ama karaları alanlar ile uygulayanların söz haklarının görece eşit olduğu yer değiştirebildiği ve baskı aygıtlarının elitlerin seçkinlerin kastın olmadığı bir toplumdan bahsediyoruz.
         Bu topluluklar mülkiyetin ortaya çıktığı ve birikimin oluşmaya başladığı çağa girilince aile gibi bir kurumun ortaya çıktığını görürüz. Bu kurum bugün sanıldığı gibi ortaya çıkış nedeni itibari ile aslında ahlakın bekçisi bir kurum değildir. Aile kurumunun ortaya çıkış nedeni erkeğin eski hukuk (ana hukuku) ile çatışmaya girmesinin sebebidir. Eski hukukla çatışmanın nedeni, erkeğin elinde biriken mülkiyet sebebiyledir. 19.yy a kadar dönemin sınıflı toplumlarının aklından bile geçirmediği bir zamanlar anahukukunun varlığı mülkiyetin ve dolayısıyla ailenin olmadığı bir dönemin oluşu, antropologlar, arkeologlar tarihçiler tarafından uzun araştırmalar sonucunda kabul edilmiştir. Eski hukuk (anahukuku) artık gelişen mülkiyet ilişkilerinde yetersiz kalmış yerine erkeğe göre şekillenen baba hukuku yavaş yavaş bu süreçlere giren toplumlarda şeklenmeye başlamıştır. En basit örneklerden birini verecek olursak, soy hesaplanması anahukukunda kadın üzerinden yapılır kadının çocuğu annesinin soyuna aittir. Ama babahukukunda soy baba üzerinden hesaplanır. Anahukukunda ailenin olmayışı kadının doğurganlığı sebebiyle babasının kim olduğunun sınıflı toplumlardaki gibi ahlak dışı sayılmaması ve dolayısıyla önemsiz kılınması annenin çocuğu o annenin çocuğu olmasından ötürü soy anne üzerindendir.
     Familia Latince bir kelimedir. Famulus’tan türemiştir. Famulus ev kölesi anlamına gelir. Familia ise bir erkeğe ait kölelerin tümü demektir.
     F. Engels monogomiye (tek eşlilik) geçişin bu süreçte erkek ve kadın açısından ne anlama geldiğini şöyle açıklar, “monogomi büyük bir tarihsel ilerlemeydi, fakat o aynı zamanda, kölelik ve özel servetin yanı sıra, günümüze kadar uzanan ve birinin gönenç ve gelişmesi, diğerinin, acı ve gerilemesiyle elde edilen o her ilerlemenin aynı zamanda görece bir gerileme olduğu çağı açar.”(F. Engels ‘Ailenin,özel mülkiyetin ve devletin kökeni’ s.79)
      Geleceğin özgür toplumu her türlü kurumlardan ve otoritelerden bağımsız ama bireyin doğa ve toplulukla özgür uyumu sayesinde gerçekleşecektir. Bu da kadın ve erkek cinsleri kendi biyolojik yapılarını doğayı toplumları ve tarihi en azından kabaca bilmek ve kavramaktan geçer. Hala kadını eksik gören erkeğin beyini, saldırganlık ve cinsel kaşıntılarla meşgul olurken kadının beyini ise iletişim ve sosyal ilişkileri merkezinde tutarak hareket eder. Duyguları işler ve detaylandırır. Yüzler ve eller kadın için önemliyken erkek için bu cinsel bölgelerdir. Beyinlerimiz Aynı sayıda nörona sahip olmasına rağmen farklı bölgeler kadın ve erkekte farklı büyüklüktedir. Beyin yapılarına bakıldığında dahi kadının erkeğe oranla çok daha az bozma, şiddet ve cinsel eğilimleri vardır. Erkeğin bu durumu sınıflı toplumların başlangıcından bugüne kadarki süreçte insanlığın ve doğanın mahvoluş tarihidir. Erkeğin bu duruma varması elbetteki bilinçsiz süreçlerle gerçekleşmiştir. Ama artık bilinç bunun önüne geçmeli,çünkü ancak bilinçle bu düzeltilebilir.
        Kapitalizminde patriarkal ile iç içe geçmiş durumu kapitalizmin işleyiş mantığının tamda erkek beyninin işleyiş mantığına paralel düşmesi ile açıklanabilir. Erkek kurduğu her egemenlik ve otorite kavramlarını sorgulamak her saldırganlık iç güdülerini bilinçle eleştiri altında tutmak ve bunları bilimsel ve tarihsel verilere dayanarak yapmaya çalışmak doğru kaynak/referans ve perspektif ile sağlanıp geleceğin eşit ve özgür toplumuna ulaşmanın önünün bir ayağını açmış olacaktır.
          Bugünün Kapitalist toplumu kabaca hiyerarşik bir sınıflandırma yaparsak, en altta çocuk – anne – baba – devlet  olarak sıralayabiliriz. Her biri bir üstünden otorite ve baskı görmektedir.Sınıflı bir toplumda yaşadığımızı unutmamak kaydıyla oluşan bu hiyerarşik sıralamanın bugünkü (sistemsel düzeyde) sorunlar silsilesiyle bir bağı olabilir mi? Ne yazık ki bir bağı vardır; üstelik göbektendir bu bağ. Otorite ve baskı araçlarını insanın kendi yarattğını ve bunun mülkiyet ilişkileri doğrultusunda gelişip değiştiğini unutmadan demeliyiz ki ‘ kendi kendimize korku üretmekten başka bir şey yapmamışız biz, kendi kendimizi boşuna üzmüşüz zincirlere vurmuşuz öldürmüşüz’.
           “Kapitalist toplum hasta bir toplumdur” (Dieter Duhm ‘Kapitalizmde korku’ s.39)  Eğer bu hastalığın ortaya çıkış nedenlerini bilirsek hastalığın tedavisinide biliriz. Kapitalizmin karakteristik insan özeliği işleyiş biçimi itibari ile kabaca söylersek  rekabetçi, daha fazlasını talep eden dolayısıyla sömüren, kar maksimizasyonuyla çalışan, yaşamak ve eğlenmek için paraya gereksinim duyduran ve paranın kazanılması bir yarış rekabet hayat mücadelesi durumuna getirilen insan tipidir.Kapitalizmin otoriter mekanizması insanları birbirinden korkar ve birbirlerine karşı iğne üzerinde durdurur hale getirir. Bu kapitalizmin “özgür” insanıdır. Yalnızlık korkusu hepimizin içinde vardır. Bu korku ondan korkanlar için vardır. Korku korkuyu doğuracaktır. Herkezin korktuğu bir ortamda korkusuz yoktur. Bir adım ötesi ben korkmuyorum vardır. Bu da ilişkili olduğun ben korkmuyorum diyen insan sayısı kadar sağlamdır. Sayı azaldıkça korkuda artan eğilimlidir. Yani örgütlü insan sayısı ile korku ters orantılıdır.
         Kabaca bir bütün olarak Sosyal yapıyı belirleyen mülkiyet ilişkilerinin kendisidir demiştik. Demekki Kapitalizmin üretim ilişkisi ve mülkiyet yapısından kaynaklanan bir bozuk sosyal yapı oluşturması söz konusudur. Bu konuya paralel olarak, “Meta sahiplerinin birbirleriyle olan ilişkileri, gelişi güzel ve özgürce seçilmiş ilişkiler değildir. Bunlar daha çok kendi metalarının değişim değerleriyle ve metalarının değiş tokuşuna varlıksal düzeyde muhtaç oldukları gerekçesiyle düzenlenmiş ilişkilerdir. Bu yüzden, meta değiş tokuşu tamamen onların sosyal ilişkilerinin temeli durumuna gelmektedir.” (Dieter Duhm ‘Kapitalizmde korku’ s.60)
          Cennette yasak meyveyi yiyen Havva’mıdır gerçekten bilemem ama yeryüzünde bu meyveyi arzuları doğrultusunda erkeğin kendisi yemiştir ve sınıflı toplum gibi bir kanlı bataklığın içine sürüklemiştir. Meyvenin ne olduğu tartışmasını yapmaktan kaçınmak ve kadınların da erkeklerden bağımsız örgütlü olduğu ve erkeği de sosyo-ekonomik yapıyı da bu ihtiraslardan ve arzulardan erkekle birlikte omuz omuza arındırıp geleceğin eşitlikçi özgürlükçü ve doğa ile uyumlu bir toplumun ağı örülmesi inancı ve mücadelesiyle.