Saturday, 17 December 2011

Aşkın Sıradanlığı





Beğendiğim oyunlar dizisi...





     Efendim, ezelden beri alışveriş merkezlerine, yani AVM'lere, felsefi/politik/sanat perspektifim açısından sanatın eski dallarından olan tiyatronun bunların (AVM) içlerine konmasını, sıkıştırılmasını bir türlü hazmedememişimdir. Neyse, yinede oyunu görmek lazımdı. Erken geldiğime sevinerek, hemen herşeyi daha berrak gösteren o sihirli içecekten ısmarlayıp otuz dakikamın geçmesini beklemeye koyuldum. Vakit geldiğinde kalkıp oyun salonuna girdim ve tombul, kırmızı rujlu bayanın gösterdiği yere oturdum. Oyunun başlamasına on dakika kalmıştı. Salonun en sol köşesinde, ortalardaydım. Hemen yanımda arkadaş olduklarını henüz öğrendiğim iki genç kız oturuyordu. Hani bazı anlar vardır; sizin hiç bir rolünüz olmamasına rağmen, başkalarının yaptığı ve olumsuzluk adlettiğimiz görgüye dair kuralların dışına çıkılması dahilin de; sanki asıl sorumlu onlar değildir de tüm sorun sizin orada olmanızdır ya... Yani kısacası yanınız da gerçekleşen herhangi bir olayın görgü kurallarının dışına çıkılmasında asıl sebep sizmişsiniz gibi hissetmek demek istediğim. Bu arada, bu kadar çok “görgü” den de bahsetmenin, tehlikeli olduğunun farkındayım. Neyse, yanımda kalkıp çırıl çıplak kalmadılar ya da sağa sola küfür yağdırmadılar elbet, lakin yanımdakilerin okulundan tutun da aile ve arkadaşlarına kadar bir çok şeyi öğrenmek zorunda kaldım. Sanki yanımdakileri dinliyormuşum gibi kendi kendime inceden bir suçlama karşısında düşüncelerimi başka alanlara kaydırmaya çalışsam da nafile. Ya susacaklardı ya da dinlemek zorundaydım. Benim müdahelem de söz konusuydu tabi fakat o an da özne olmak istememiştim. Aralarındaki sohbet, zaman zaman ilginç te gelmiyor değildi hani. Özellikle iki arkadaşın karşılıklı birbiri ardına sıraladıkları noktasız cümleler sanki önceden çalışılmış bir oyuna benzetilebilirdi bile. Sonra nasıl olduysa (orasını kaçırmışım) son dakikalara doğru bu iyi iki arkadaş aniden birbirlerine düşman olmuş ve bir söz dalaşı içerisinde, o diğerini, diğeride onu suçlar hale gelmişlerdi. Saniyeler ilerledikçe tartışmanın dozu da gittikçe artıyor; birazdan tüm salonun farkında olacağı bir hale doğru evriliyordu. Gereğinden fazla bekletmiş, çünkü iki saat makyaj yapıyormuş, bilmem kim olsa böyle yapmazmış, birkere yapmış buna mı takılmış, zaten ne yapsa ona batıyormuş falan falan diye az kalsın dozu yüksek bir tartışmaya geçeceklerdi ki imdadımıza tiyatro yetişti ve tüm salonun aydınlatmasını kapatıp oyunu başlattı.



     Yanımda ki tartışmanın bittiğine sevinerek sahneyi izlemeye koyuldum. Oyun iki farklı zamanda geçiyor. Hanna'nın ana karekter diyebileceğimiz oyunda; genç ve yaşlanmış Hanna'yı aynı anda izliyoruz. Oyun için, Heidegger ile 18 yaşındaki öğrencisi Hanna arasındaki aşk ve bu aşkın hüsranla bitmesi dersek çok basit söylemiş oluruz. Bu kadar düz değil yani... 18 yaşında ki Hanna ve arkadaşı Rafael, öğrenciler. Sıkı arkadaş olan Rafael ile Hanna, Rafael'in isteği üzerine kendi evine davet ettikleri hocalarını ağarladıklarında hikaye başlamış oluyor. Heidegger'in ufak öğrencisine karşı önceden beri duyguları olduğunu öğreniyoruz. Ve oda içerisinde gelişen küçük Hanna, Rafael ve Hiedegger ile yıllar sonraki yaşlı siyaset bilimcisi Prof. Hanna ve kendisini önce felsefe öğrencisi diye tanıtan ama sonra iş adamı olduğunu açıklayan Rafael arasında geçen; aşk, siyaset, kaybetme, kaçma, fasizm köşelerinde dönen bir oyun ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Burada ki ikinci Rafael, oğluna kendi ismini veren önceki zamanın genç, öğrenci Rafaeli'dir. Oyun, kişinin iç dünyasına dolaylı olarak ışık tutmaktadır. Hanna'nın Hiedegger'e duyduğu o eve ilk gelişinden sonraki aşkın ve aradaki (yanlış hatırlamıyorsam) otuz yaş farkına rağmen git gide yakınlaşmaların, ne kadar da umutsuz bir geleceği örmesi söz konusu olsa dahi ilişkinin devam etmesini ve sonsuza kadar sürmesini istemektedirler. Zamanla gerçekler birer birer ortaya çıkmaktadır. Hitler'in yükselişi ve Evli, iki çocuk babası Hiedegger'in Nazileri desteklemesi üstüne üstlük Hanna'nın da bir yahudi olması; bütün bu çelişkilerin nasıl bir tablo yaratacağının işareti oluyordu. Ayrıca küçük Rafael Hanna'ya aşık olduğunu çok sonra anlıyoruz. Ne zaman mı? İki farklı zaman demiştik. Yaşlı Hanna'nın olduğu zaman... Ropörtaj için gelen Rafael (Bu oğlu oluyordu. Dolayısıyla büyümüş genç bir adamdı karşımızdaki) ile arasında ki konuşmalar, tartışmalar ve yeni öğrendiğimiz mektup ve belgeler bizi geçmişte yaşanan duyguların, çelişkilerin, çıkmazların ip uçlarını veriyordu. Ama asıl nokta Hanna'nın hala, yıllarca Hiedegger'i sevmiş olması idi. Yani Yaşlanmış olduğu zamanda, Faşizmin tüm dünyada lanetlenmesi ortamında bile (ki kendisi de Faşizme daha küçük Hanna iken bile karşı idi) çocukça içten sevmesiydi.

     Oyunun isminin yani “Aşkın sıradanlığı” Oyun içerisinde yaşlı Hanna'nın son kitabı “Kötülüğün sıradanlığı” ile bir bağı olmalıdır diye düşünmüştüm. Oğul Rafael ile Yaşlı Hanna'nın bürosunda yapılan röportaj esnasında “Kötülüğün sıradanlığı” adlı kitabının yanlış anlaşıldığını ifade etmişti Yaşlı Hanna. Yanlış anlaşılan ise kötülüğün aslında sıradan bir şey olduğu ve bu sebeple de (Yahudi düşmanı ilan edilmişti Çünkü Hanna) Örneğin Hitler'in durumunun sıradan olduğuydu. Hanna böyle bir şey olmadığını orada anlatmak istediği: “Kötülük o kadar çok ve yüksektir ki artık sıradan yani normal hale gelmiştir; Ya da Nazilere katılan ve sağı solu yakan insanların çoğu evdeki çocuğunu seven karısını seven insanlardı. Bu kötülüğün sıradanlığı değil de nedir?” Gibi bir açıklaması vardı. Yazar “Aşkın sıradanlığı” derken ne den bahsediyor peki? Bunun cevabını izleyipte vermek herhalde daha doğru olacaktır diye bitirip güzel oyunu izlemenizi tavsiye ediyorum. İyi seyirler.

Wednesday, 14 December 2011

(Tiyatro) Günlük Müstehcen Sırlar



Beğendiğim oyunlar dizisi...


    Broşürü elime aldığımda, yönetmenin sır gibi sakladığı ve içimde diğerlerinden farklı bir merak uyandırmaya başlayan oyunla karşı karşıyaydık. Yönetmen, Şili'li yazar Marco antonio de la PARRA'nın oyununu sahneye koymuştu. Bir yerde Şili dendiğinde herhalde hepimizin aklına gelen bir kaç olgu vardır: Allende, Pinochet, Neruda, victor jara, CIA gibi tarihin önemli bir dönemi ve sonrasında yaşanan restorasyon... Ama nedense benim aklıma o an bunlar değil, daha Post modern kavramlar düşmüştü. Oyun başladığında hoş bir komediye girdiğimi; performans ve oyunculuğunda yerinde olduğunu düşünmüştüm. Nitekim de öyleydi... Lakin sadece bunlarla bitmedi. Sahneler ilerledikçe komedinin altında yaşanan konuşmalar ve tartışmalar bir yandan güldürürken bir yandan da tarihin iki büyük isminin felsefi, psikolojik ve sosyolojik tartışmalarının karşısında olduğumuzu anladık. Bunlar: Marks ve Frued. Sahnedeki karakterler sıra dışı kişilikleriyle bu iki ismin reenkarnasyon ya da eski savunucuları imiş izlenimini uyandırırken; zaman zaman kendi kişiliklerine dönen zaman zaman da Marks ve Frued kişiliklerine geçerek birbirleriyle zıtlaşan, kavga eden, birbirlerine büyüklük taslayan, sarılan, barışan sonra tekrar kavga eden ve birbirlerini öldürmeye çalışan ama en nihayetinde bir elmanın iki yarısı olma kaçınılmazlığının kabululüne varan geniş lakin kesik kesik tartışmalarla süren beklenmedik bir oyundu, Günlük müstehcen sırlar.


    Felsefi zemin üzerine kurulmuş bu heyecanlandırıcı komedi, sonuna kadar sakladığı ve izleyicilerini ters köşeye yatırdığı büyük (zaman zaman küçük) sırrın, oyunun çarpıcı bir biçimde bitmesine ve bütünlüğünü oluşturmasına sebep oluyor. Sırrın ne olduğunu tabiki söylemeyeceğim. Çünkü izlemeyenler için sır olarak kalmaya devam etmeli. İyi seyirler.

Monday, 12 December 2011

Kültürde önemli öğe: Dil (Hacıvat'ın hüznü)





Hakan Poyraz'ın "Hacivat'ın hüznü" adlı makalesine dayanarak yazılan dil ve toplum üzerine yazım.



1.        Ana düşünce:

    Dilin belli bir tarihsel dönem ışığında yozlaşmaya, eksilmeye, daralmaya ve tüm bunların sonucunda dilin kültür ile bağlantılı olması gerçeğiyle birlikte, bu yok oluşun ne gibi tehlikelere yol açtığı/açabileceği ve bundan duyulan estetik, tarihsel ve kültürel kaygı.

2.        Kompozisyon:

                                                          Kültürde önemli öğe: Dil

               Toplumların yüzlerce bin yıla dayanan tarihsel devinimi, sosyal ve üretim ilişkileri doğrultusunda kabaca: Basitten karmaşığa doğru değişim/gelişim sağladığını görüyoruz. Bu süreç neden vardır? Olmalı mıdır? Tarihe dokunan insanın nezdinde ki karşılığı nedir? Sağlıklı mıdır? Yoksa değil midir? Bunların hepsini öznelin dışına çıkarak ama zaman zamanda bireyin varoluş duygularını gözeterek öznelle ilişki içersinde dil olgusunu kısaca açıklamaya çalışalım.

               Dil eski dönem düşünürlerin ikiye ayrıldığı gibi salt deneyciliğe veya doğuştancılığa dayandırılamayacağını bunların her ikisinden de birer parça koyarak ancak bütünü oluşturabileceğini söylemek isterim. Yani doğanın tabii gelişiminin diyalektiksel bir ilişkide sürekli, yeniden harmanlanan, farklılaşan, değişen, gelişen; daha doğrusu genel ile yerelin ya da bütün ile tekelin uyumu/uyumsuzluğu ışığında ortaya, bütüne ya da genele uygun bir parça çıkması büyük olasılıkla söz konusudur. Bu gerçeği es geçerek, deneyciliğin ve doğuştancılığın da tartışılması mümkün değildir.

             Dil, toplumların kültürlerine ait en önemli olgudur. En önemlidir, çünkü doğadaki dinamikliği sağlayan, buna kabaca en genel anlamında iletişimdir dersek, toplumlardaki (en gelişkin iletişim)  dil olgusu, toplumun varlığıyla, varoluşuyla dolaysız bağlantılı olduğunu görürüz. Dolaysız dedik, çünkü sanattan üretim ilişkilerine, inançlardan gündelik yaşama kadar kültürün belli formel bir biçim almasında en büyük ve önemli etkendir dil.

            Dilin oluşumunu, ilk kaynağına dair bilimsel teorileri es geçerek dil çatışması ve bununla bağlantılı olarak kültür çatışmasını çözümleyelim.

            İnsan toplulukları, ilkel dönemlerinde küçük klanlar halinde birbirinden bağımsız içe dönük yaşaması ve bunun sonucunda da oluşturdukları dillerinin yalnızca iç dinamiklerle ilkeselde olsa geliştiğini/değiştiğini söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu insan toplulukları tarihin ilerlemesiyle birlikte özellikle su kıyılarında uzun yerleşik hayata geçmesi ve devletsel yapının ortaya çıkması, kültürün ve bunun sonucunda dilin de hızla gelişimi söz konusu olmuştur (Göçebe yaşayan toplumların kültürlerinin ve dillerinin, zaman içerisinde kaybolmasının sebebi de yerleşik hayata geçememesinin ürünü olduğunu hatırlayalım) Dünya, insan topluluklarının büyümesi çoğalması ve daha geniş alanlarda konuşlanması ile, bu toplulukların binlerce yıldır biriktirdikleri kültürlerinin zenginliğini de beraberinde getirmiştir. Lakin devletli yapıların tek merkezde büyük iktidar odağına dönüşmesi, dil ve kültürler konusunda ki dünya üzerinde yükselen egemen kliklerin nasıl da bu bozulmayı sağladığını perde arkasına kısaca bakmakta yarar vardır. Örneğin, Sabahattin Ali'nin meşhur eseri “Sırça köşk” te işlenen konuda, kendine çalışan bir yapının masalsı analizi vardır. Bu bağlamda kompozisyonumuzun ana fikrine bu açıdan da önemli bir katkıda bulunabileceğimize inanıyorum. Bu kaçınılmaz sürecin gösterdiği basit analizden yola çıkarsak dillerin ve kültürlerin doğal değişiminin/gelişiminin önünde nasıl da problemler/engeller olduğunu sezebiliriz. Bu sezginin en büyüğü: Toplumun kendi iç dinamikleriyle evrensel boyutta sağlıklı bir gelişim sağlamasının yegane gücünün, Toplum denilen yapının kendi içinde ve diğer toplumlarla uyumlu bir tarihsel devinim sağlamasıdır. Bu devinimi sağlayan toplum(lar)un doğal dinamikleridir. Yani söylemek istediğim doğal gelişime/değişime (ki bunun içinde çatışma ve barışma birlikte vardır) önceden dahil olmayan ya da çok uzak olan bir gücün bu dinamizme müdahale etmesi, yönünü değiştirmesi, tabiri caizse çomak sokmasıdır. Bu çomak sokma olgusu toplumun binlerce yıldır biriktirdiği kültürü (ki dil de dolaysız dahildir buna dedik) yozlaşmaya, en baştan başlamaya (en iyi ihtimalle geriye itmeye) yani basitleştirmeye sebep olur. Tarihin tüm darbeleri, sıkı yönetimleri ve monarşileri (hem üzerinde yükseldiği hem de diğerlerine elini uzattığı) toplumları her türlü doğal gelişiminin önünü kesmiş, kanatmış, sakatlamıştır.

         Dolayısıyla yazarın duyduğu endişe, dilini kaybeden toplumunun endişesidir. Çünkü basitten karmaşığa yani zenginliğe doğru giden, gitmesi gereken bu yolda dilin sığlaşması, sanatın ve edebiyatın sığlaşmasıdır; üretimin sığlaşmasıdır; ufkun sığlaşmasıdır; bilimin, ilimin sığlaşmasıdır; düşüncelerin, duyguların, sevgilerin, mutlulukların yani koca bir kültürün, sosyal yapının sığlaşmasıdır. Doğanın tarihinde yaşanan dinamizm, toplumların tarihinde ne yazık ki bu zamana kadar savaşlarla, yok etmelerle, kırımlarla, ötekileştirmelerle ilerledi. Doğada olduğu gibi, yıkım ve uyum birliğinin doğurduğu sentezin, karmaşıklaştıktan sonra her şeyde yaptığı gibi eninde sonunda yok edip tekrar yeni ve bambaşka sayfa(lar) açması ve bunun nezdinde toplumlardaki kültür yıkımını da bu açıdan değerlendirip yeni doğuşların sağlanacağı ön bilgisiyle bu durumu tarihsel bir süreç olarak okunması mıdır hata olan? Ya da formel kalıplarla uyumu düz bir çizgide ilerletmeyi, gelişimin en önemli motor gücü saymamızda mıdır hata? Yoksa tüm bu olasılıkların dışında, insanları birbirine düşüren, toplumları bölen, ya da “Mermer” yapmaya çalışan, paylaşmayı reddeden, çıkar grupları, klikler ve zümreler midir, asıl sebep? Bu düşünen insanoğlunun önünde hep bir soru işareti olarak kalacağa benziyor. En azından şimdilik durum böyle... Soru işaretleri kalmalı ki hep daha iyisini düşünelim.
    

Monday, 28 November 2011

Mermer merdiven





    Pamuksu bir sürtünme gibi kulaklarıma ulaşan viyolonsel sesinin uzayan notalarının yanından geçiyorum. Her kıvrımını gösteren bir çizim harikası ince siyah çoraplı diri bacaklarının arasına aldığı viyolonseli, zarif ve sadık elleriyle çalan kızıl saçlı genç kadın, yalnızca önüne bakarak ilgisizce kalabalığa dokunmaya çalışıyor hayali gerçekleriyle. Metro koridorlarında antagonik kaçtığını düşünsem de, violonsel ve türdeşlerinin klasikal melodileri bu düşüncemi ince bir tül gibi yırtıyor her seferinde karşılaştığımda. Diri bacaklı viyolonseli gözlerim nemlenmeden geride bırakmış, merdivenlerden yukarı, yeryüzüne çıkmaya hazırlanıyordum. Kalabalıkların oturmamış kentliliği, ortak kullanım alanlarında birbirlerine yaklaştıklarında ortaya çıkan çelişik refleksler; çatışmanın insanların birbirlerine yaklaştıklarında ortaya çıkması gerçeği ile ne kadar da örtüşüyordu. Yürüyen merdivene binmiyorum. Hemen yanındaki boş mermer merdivene yöneliyorum. Bu merdivenden sonra bir merdiven daha var. Boş merdivenden ağır adımlarla çıkışıma bakan hareketli merdivenin milleti, aynı yöne kesilmiş bir biletle sürü halinde giden insanoğluna ne kadar da benziyordu. Mermer merdivene uzanan bakışlarda ki tanıyamamazlık Kafka'nın böceği gibi rahatsız edici olsa da, bir biletimin olmaması, istersem merdivenimde durabileceğimi, istersem geri bile dönebileceğimi fısıldıyordu sanki kulaklarıma zaman tanrısı Chronos. Son merdivendeyim. Biraz sonra gökyüzünü göreceğim. Kalabalıktan kurtulma sabırsızlığının arttığı şu saniyelerle başa çıkmak, her seferinde içimde nefessiz bıraktığım birinin başımın üzerinden kafa tasımı yararak çıkacağı hissini yoğunlaştırıyordu içimde. Önce serin havanın yüzümü öper gibi okşayışı ile uyanıyorum. Kış uykusundan kalkan yarasanın kalbi gibi durma noktasından tekrar atmaya, ve sonra kan pompalamaya başlıyorum tüm vücuduma.

Wednesday, 16 November 2011

..





  İncecik bir çatlak... Oradan sızdı sakladığı benzersiz su. Oradan duyduk yüce yeraltı dünyasının kalın sonunu...

Thursday, 4 August 2011

Bar








       
   Tahta ufak bir masaOldukça eski. Çay kaşığım, çay tabağına gelişi güzel yaslanmış halde. Akşam karanlığı çoktandır sardı kenti ve serinliğe bıraktı kendini hava. İki kolum da masada hemen önümdeki pencereden etrafı izliyorum. Hayatın akışını bu cam arkasından izlemek bana mutluluk veriyor. Sessizce pencereden içeriye akan kentin uzak sesleri, sokak ve dükkân ışıklarının aydınlattığı tarihi caddeyi adeta dramatik bir tiyatro sahnesine çeviriyor. Elimde bir kâğıt parçası katlamışım tekrar tekrar açarak. Etrafımda kısık insan sesleriBelirsiz uzun aralıklarla gülüşmeler yükseliyor sessizliği okşayarak. Uzun zamandır geldiğim mumlarla kaplı bu eski loş bar, yorgun gün sonrası akşamlarım için bir seremonidir adeta. Tahta masadaki çiziklere takılıyor yine gözlerim. Aklıma yüzüm geliyor. Pencereye uzanıyor ardından gözlerim. Dalıyorum pencerenin ardına.

     Uzaktan bir kahkaha ile aniden somutlaşıyor tekrar tüm sesler ve görüntüler. Dudaklarım kurumuş. Susamışım. Islatıyorum dilimle. Önümde duran çay bardağına ilişiyor gözlerim. Hayatın dinamik ritminde yarım bırakılıp unutulmuş gibi sessizce duruyor masanın üzerinde. Dokunuyorum yavaşça iki parmağımla her an kırılabilir korkusuyla. Sıcaklığını yitirmiş. Bir bardak daha istiyorum.

    Burada kimse kimseyi rahatsız etmez. Herkes daimi özel yaşam alanında gibidir. Masalara bakanlar sanki amaçlı değil de sohbetleri arasında istenen siparişleri sohbetlerinden daha önemli değilmişçesine hareket ederler. Rahat ve umursamaz tavırlar, sıcak gülüşler ve siparişlere, eğer o an meşgulse ya da biriyle sıcak bir sohbet içersindeyseBir saniye dostumdiyerek bekletebilme samimiliğiBazen masadaki tanıdıklara atılan küçük hoş laflar:Selam Fırat, bugün geciktin dostum sorun yok değil mi?Masada oturanda gülümseyerek:Aynı şeyler işte biliyorsun...Hayat dışarıda da akar burada da, ama burası bir kabuk gibidir. Bir kaplumbağanın kabuğu gibiDışarıda fırtına eser ama buraya sözleri gelir sadece.

    Ve işte çayım. Teşekkür ediyorum. Ufak bir tebessüm bırakıp gidiyor.
Dışarıyı izliyorum yine. Çelişkili yaşamının makyajlı güzelliğinde bebeğin ki kadar taze ve korku dolu tebessümlere rastlayabilirsiniz her an. Uzanıp dokunsam diyorum, küllere dönecek sanki karanlığın içindeki mum tutan Tibetli küçük kız. İşte o zaman anlarım pencerelerin ardındaki yaşam, sevgiliye yazılmış bir veda mektubudur. Veda mektuplarını önceden hazır tutan bu kalabalık, yalnızlıkların umutsuz dansıdır belki de her akşam çıkacak diye beklenen bir Wovoka düşü gibi. Her akşam beklenen ama gelmeyen ve sonunda da katledilen

    Akşamın ilerleyen saatlerin de gece, kendisine ait olanların doğal seçilimlerini gerçekleştirirken, dışarıda da yağmurun başladığını fark ediyorum. Şimdiden pencere camına birkaç yağmur tanesi tutundu bile. Pencereden caddeyi izlemeye koyuluyorum yine. Sokak lambaları ve dükkân ışıklarıyla bir şiire benziyor cadde. Dalıyorum akan şiir mısralarına. Uzuyor mısralar. UzuyorUzuyorUzadıkça bir eşyaya dönüşüyorum bulunduğu yere ait olan. Aradan biraz zaman geçmiş. Yanı başımda birinin bana doğru seslenmesi ile irkiliyorum. Dönüp ona doğru bakıyorum. Genç bir kız. Mumların ışığına ters açıda durduğundan detaylarını göremediğim siluet, tekrardan "Merhaba" diyor. "Merhaba" diye cevap veriyorum ben de. Bir şey söylememi bekler gibi dikiliyor elleri cebinde. Ellerini yarısına kadar sokmuş olacak ki dışarıya doğru ters büktüğü ellerinin sayesinde hafif açık duran kollarının arasından geçen Barın cılız sarı ışıkları gözüme korkakça erişiyor. Ayaklarının ucunda yükselip tekrar topuklarını yere kavuşturuyor. Bekliyoruz öylece birkaç saniye. Ardından hareketlenen ellerinin yerini değiştirirken, hafif sıkılganlıkla:

    "Yanlış anlamazsanız oturabilir miyim masanıza?" Diyor.

    Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak oturabilirsiniz diyorum. Anlamaya çalışan gözlerimle netleşen yüz hatlarını seyrediyorum karşımdakinin. Daha önceden hatırlar gibiyim sanki. İnce çenesine akan su gibi kısa küt saçlarına uygun çocuksu yüzü bir bebeğin ki kadar pürüzsüzdü mumların aydınlığı vuran detaylarında. Küçük burun, küçük dudaklar ve büyük bakan gözleri ile de adeta bir dönemin Fransız sinemasını hatırlatıyordu.

    "Yorgun bir gün akşamı" Usulca iki göz kırpmasının ardından devam ediyor sözlerine: "Uyku öncesi uyku hapı almak gibidir burası." Hoş bir konuşma biçimi var. "Evet" Diyorum. "Ya da uykuya dalmadan önce okunan bir roman gibi" Pencereye dönüyor birden ve saçlarının kıvrak dansı ile sonra tekrar bana bakarak:

    "Peki, yağmur, Yağmura ne demeli? Hep güzel olmak zorunda mı?"

    Dudaklarının birleştiği iki küçük kıvrımın ufak tebessümünü görüyorum. Küçük taze yüzünde, geçmişte yaşadığı acıların olgunluğu okunuyor sanki. Her şeye rağmen dirençli duran bu suskun yüz, karşısındakini pürdikkat dinleyen gözler, uzunca süre hiç bir şey söylemesem de hiç sıkılmadan tüm dikkatiyle konuşmamı bekleyecek gibi.

    "Yalnızlığı hatırlatır yağmur. Belki de bu yüzden bir tarafıyla hep güzel gelir insanlara." diyorum bende aynı tonda gülümseyerek.

    Konuşmaya devam ettik. Buraya uzun zamandır geldiğini ve akşamları bu aynı masada hep beni gördüğünü bu yüzden de gözünün takıldığını beni izlediğini anlattı uzun uzun. Farkında olmadığımı, burasını içten bulduğumu her akşam gelir,  bir kaç bardak çay ya da içki içip sonra da evimin yolunu tuttuğumu anlattım. O konuşurken aralarda uzun kesiklere rastlıyordum. Üzgünmüş gibi duraksıyor ve alt perdeden konuşuyordu. Duraksadığı anlarda önemsizmiş gibi kıldığı konuşmanın dışında başka bir şeyi düşünüyor gibi masaya bakıyor ardından kafasındakileri kovup tekrar kaldığı yerden konuşmasına devam ediyor gibiydi. Tekrar dışarıya dönüyor gözleri. Ben de yağmurdan pek az insanın kaldığı caddeye bakmaya başlıyorum aynı pencereden.

   Uzunca sayılacak bir sessizlikten sonra "Bir şey içer misin?" diyorum ona doğru dönerek. Bira istediğini söylüyor pencereden gözlerini alıp kısacık bir bakış için bana doğru çevirirken başını. Masalara bakanlardan birine sesleniyorum. Biraz sonra yanımıza gelen garsona iki bira istediğimizi söylüyorum. Garson:İki tane mi?diye tekrarlıyor anlayamadığı bir şeyler varmış gibi.Evetdiyorum.Pekideyip uzaklaşıyor yanımızdan. Kafamı masaya çevirdiğim de hafif irkiliyorum. Bana bakıyordu iki büyük parlak göz. Gülümsüyorum.Korkuttundiyorum. Cevap vermiyor. Kar ve fırtınalı uzun bir gecenin sabahında özür dileyen beyaz ve dingin yeryüzü gibi huzurla doluyorum biran dudak kıvrımları tebessüme dönüşürken.

    "Buraya gelmenin dışında ne yaparsın?" diyorum hafif doğrularak. Aynı ifadesini bir iki saniye daha tutuyor ve sonrasında cümlesine giriyor:

    "Yazı yazarım ben
    "Ne güzel! Yazarsın yani?"
    "Yok, tam yazar denemez kendi kendime işte... " diyor. Biraz önceki buğulu gözleri aniden netleşiyor.
    "Olsun yinede değerli bir uğraşı bence. Peki, neler yazarsın? Yani ne üzerine yazı yazarsın?"

    Yüzüme bakıyor öylece, başka bir şey düşünüyormuş gibi. Masaya dönüyor gözleri. Biraz önce netleşen gözleri yine yerini yorgunluğa bırakıyor. Ardından cümlesine giriyor:

    "Öyküler" Gözleri hala masada.
    "Umarım bir gün okurum" Diyorum. Cevap vermiyor. Birkaç saniye sonra da pencereden dışarı uzanıyor gözleri.

    Masalara bakan kişi elinde iki bardak soğuk birayla geri dönüyor. Bardaklarımızı kaldırıyoruz, "Ne ye içelim?" diyor, her şeye rağmen yaşıyoruz der gibi yorgun gülümsemesiyle. Yüzünde düşünüyorum kısa bir süre. "Yağmura..." diyorum. Gülümsemesi devam ediyor ve "Yağmura..." diye tekrarlıyor.

    Dışarıda yağmur artarak devam ediyor. Bar sakinleri de kimi kendi sohbetlerinde kimi suskun ve düşünceli kimi ise uyuklamalı halde sessizce sahneyi zenginleştirirken, güzelliğini saklayan bir Elf kadınının ağır hüznüyle uzak diyarlardan sevgiyle sıcacık dokunan Aryanın güçlü fısıldayışları, yaşamın dışına çıkan, anın merkezinde, geçmişi ve geleceği soyutlayan bir resim eserine dönüştürüyor tüm yalnız hayatları. Kaybolur gibiyim. Kulaklarımda yağmur sesiDinlemeye çalışıyorum gerçekliğe düşen taneleri. Pencereye bakıyorum. Uzaklarda kızgınca şimşek çakıyor.

    Aradan geçen birkaç saatin sonrasında gündüzü örten bu gecede her şey siyah beyaz fotoğraflar gibi sessizce birikirken eski albümde, yağmur aynı şiddetiyle devam ediyor ve gelen şimşeklere karşı dostça uyarı çanlarını çalıyordu adeta. Rüzgâr da çoktan yağmura eşlik etmeye başlamıştı bile. Camlarını kapatmaya başlıyor herkes bir sahne sonu gibi...

    Pencereye doğru dönük yüzüne bakıyorum. Öylece izliyor uzaktan. Yüzüne vuran sokak ışıklarının titrek aydınlığında, gizlice gözlerinde yaşların biriktiğini fark ediyorum aniden. Ardından bana doğru dönüyor yüzünü yavaşça. Terk edilmiş ufacık bir yavru kedi kadar hassas ve titreyen ıslak gözleriyle bana bakıyor sessizce. Bir esere bakar gibiyim. Sonra ilk intiharı görüyorum kayan bir yıldız gibi. Bırakıyor kendini usulca parıldayarak; süzülüyor bardan taraf duran yüzünün yarısına kadar vuran mum ışıklarının sarı aydınlığında. Ardından bir başkası geliyor. Sırayla bırakıyorlar kendilerini tutunamadıkları bu düzenbaz hayata karşı. Dikkatleri üzerine çekmeye çalışan biri gibi hızlanan yağmur ve rüzgârın çıldıran dansı fark ettirse de kendini; gözlerimi ayırmadığım intiharlar yaşanan yüzde buz gibi gümüş bir mavi ile aydınlanıyor yeryüzü bir anda. Sonra kükrüyor gök, sahipleniyor her yeri. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Biraz bekledikten sonra soğuk üfler gibi "Ne oldu?" diyorum. Ağzımdan nasıl çıktığını anımsayamıyorum. Öylece bakıyor parıltılarıyla.  Ardından kısık bir ses çıkıyor dudaklarının arasından:

    "NedenBöyle oldu?" Anlamıyorum sözlerini. Tekrarlıyor: "Neden?"

    Gözlerin de parlayan yaşlar ince yüzünü bir örümcek gibi ele geçirmeye başlamıştı. Bu hali, çırpınışlarının fayda etmeyeceğini çaresizce kabullenen bir sineğin hüzünlü bakışlarını andırıyor. Gözlerimi adeta sıkı sıkıya tutan bu elmas gibi parıldayan gözleri yavaş yavaş kısılarak uzun süredir hareket etmediğini fark ettiğim başının hafif yana doğru eğilmesiyle sanki acıma duygusuna geçerken ruh hali, cılız bir sesle başlayan isyanı tüm çelişkilerinin en büyüğünü ya da en sonuncusunun çarpıştığını haber veriyordu. Gittikçe şiddetleniyor, üzgünlüğü nefrete dönüşüyordu. Benim ise adeta düğümlenmişti sesim ve tek bir cümle dahi çıkmıyordu ağzımdan. Sesi, gittikçe yükselmiş canı yanan bir canlı gibi çırpınma nöbeti içerisindeydi sanki. Bir an için bardaki insanlar gözüme çarpıyor. Bir kaç kişinin bize doğru bakması dışın da diğer herkes aynı normalliğinde devam ediyorlardı yaşamlarına. Bütün yüzü gözyaşına boğulmuştu. Bağırıyordu artık; ayağa kalkmıştı. "NedenNeden" Öylece duruyordum karşısında hiç bir şey söylemeden. Elleriyle yüzünü kapamış çığlıklarını tutmaya çalışıyordu. Yükselen sesi şimdi hıçkırıklara bırakmıştı ellerinin ardında kendini. Elimi kaldırdım yavaşça. Birisi yönlendiriyor gibiydi. Uzandım ve dokundum yüzünü kapattığı ince parmaklı ellerine. Hıçkırıkların yavaşladığını fark ettim. Öylece duruyorduk. Gözlerim dolmuştu. Ellerini indirmeye başladı şimdi ıslak yüzünden. Gözlerini görüyorum bana bakıyor. Buz gibi bir mezardan çıkmış ölü bir ağaç gibi hissediyorum. Gözlerime akıyor. Susmuştu artık. Her yer kararmış yalnız onu görüyorum. Şimşek çakıyor dışarıda çok uzaklarda, yüzüne mavilik vuruyor. Ellerini kaldırıyor bana doğru. Uzanıyor. Gözleri yaşlar içinde özür diler gibi bakıyor. Yaklaşıyor yavaşça. Boğazımda buz gibi serinlik hissediyorum. Elleriyle sıkıyor. Kıpırdayamıyorum ve seslenemiyorum. Acı hissediyorum. Gittikçe daraltıyor ellerini. Nefes alamıyorum. Sonun da bağırmaya başlıyorum. Şaşkınlıkla bana baktığını görüyorum. Hiç konuşmuyor. Elleri yumuşuyor sonrasında. Uzaklaşıyor benden. Etrafım kapkaranlık ve o karanlığa karışıyor benden uzaklaştıkça. Uzaklaşıyor. Artık göremiyorum. Öylece kala kalıyorum karanlığın ortasında. Sessizliği dinliyorum. Hafif bir esinti vuruyor önce yüzüme ve sonra su damlacıklarını hissediyorum. Yavaş yavaş artıyor. Daha da artıyor. Yağmurun rüzgârla, artık özgürce ve sınırsızca dansına erişiyorum. Maviyle aydınlanıyor yeryüzü biranda. Karşımda bir pencere görüyorum o an. Bir bar penceresi buğulanmış. Birini görüyorum içeride oturan. Daha dikkatli bakıyorum. Tek başına ellerini çenesine dayamış dışarısını izler halde biri. Yaklaşıyorum. İnanamıyorum gördüğüme.


Öykü gözden geçirildi.