Saturday, 23 April 2011

Rüzgarı dinliyorum... Yapayalnız...



        On dakikadır hiç konuşmadık. Saat sabahın sekiz buçuğu. Burada, bu soğuk havada, rüzgarın hemen önümüzdeki denizi kızdırdığı, insanların sıcacık evlerinde olduğu ve ancak bizim gibi delilerin bu saatte böyle bir yerde olabileceği eski bir banktayım. Sıkılmaya başladım. Eşim böyle şeyleri çok sever biliyorum ama ne yapayım hasta olmakta istemiyorum. Soğuğun içime girdiğini ve ayaklarımın da üşüdüğünü hissediyorum artık. Hem böyleyken ne denizi ne uyuyan sandalları ve uzak gemileri ne uçuşan martıları ne de arkamdaki ağacı gözlerimle sevebiliyorum.Yanyana uzun suskunluğun güzelliği de kalmıyor hatta. Neyse eskisi gibi fazla durmayız da, umarım biran önce eve döneriz.
     Uzun süredir birlikteyiz eşimle. Tam beş yıl oldu evleneli. Ondan öncede bir beş sene birlikteydik. Çok sık zaman geçirirdik. Sürekli buluşur bir yerlere gider gezerdik. Yıllık izinlerimizde aynı anda tatile çıkar, yorulduğumuzu anlamaz hatta baya kilo bile verirdik birkaç haftada. Zamanla o kadar iç içe geçtik ki neredeyse dış dünyaya kapatmıştık kendimizi. Ama bilirsiniz evlilikten sonra durulur böyle şeyler. Biraz seyrelir. Hatta sevgililik heyecanı yiter. Bizde de öyle oldu biraz ama yine de evlilikten sonra sevgili gibi yaşamaya, kendimizce programlar çıkartıp uygulamaya çalıştık hep. Yıllar ne de çabuk geçiyor. Zaman akar ve yaşanılanlar kalır. Küçücük detaylar vardır ya, aklıma gelir bazen. İçimde fırtınalar kopar işte ozaman. Örneğin, yanlış hatırlamıyorsam sekiz sene olmuştur, o zamanlar daha küçücük birer sevgiliydik. Badminton diye tutturmuştu, çok istiyordu oynamak. Bende bir ara oynarız demiştim. Gitmiş, almış bir yerden ve aylarca uygun havayı beklemiş, sürekli çantasında taşımıştı belki oynarız diye gezmemizin her seferinde. Havanın güneşli olacağını öğrendiğimiz bir pazar günü heyecanla erkenden kalkıp beykoz korusuna gitmiştik. O gün o güzel yerde ağaca yaptığımız salıncakta sallanmış sonrasında da aylardır beklediği badmintonunu çıkartıp oynamaya başlamıştık. Neşe ile uçuşuyordu saçları her hareketinde. Güneşi yansıttığı yüzünde, aslında oyunun kendisiyle ilgilenmediğimi, onu izlediğimi farketmesini istemediğimden oyunu kaçırmamaya çalışıyordum. O gün öyle geçip gitmişti. Sonra birdaha da nedense hiç oynama fırsatımız olmadı.
     Soğuk havalarda da buluşurduk. Umrumuzda da olmazdı üşümemiz. Birbirimizi ısıtacak yöntemler geliştirmiştik hatta. Benim nefesim kuvvetliydi ve onun boynuna yaklaşır sıcaklık üflerdim, çok sevinirdi. O da yapmak ister, benim gibi yapamadığında da kızardı kendisine. O zaman da sımsıcak öperdim yüzünü, gülerdik sonrasında da.
    Acaba ne düşünüyor şuan? Yanyana suskun durmak son birkaç yıldır birlikte yaptığımız bir eylem. Ayda birkaç kez Boğaz'ın bu yerine gelip aynı bankta oturur, birkaç saat hiç konuşmadan denizi ve boğazı izleriz. Düşüncelere dalarız. Ama hiç konuşmayız ve sonrasında da hiç bahsetmeyiz birkaç saatlik o andan. Belki birkaç cümle “sürekli denizi izledim.” ya da “eskileri düşündüm.” deriz.
Suskunluk benim için hep değerliydi. Cümlelerin havada uçuşup kahkahalara ya da kavgalara bulaştığı bir yerdeyse ve suskunsa biri ya da yan yana iki kişi suskun durabiliyorsa sıkılmadan birlikte, işte ozaman içten olmayı başarmıştır benim için o insanlar. Konuşkanları hiç sevmedim. Çocukken de gençken de. Konuşkan olanların samimi olmadığını, sürekli birileriyle rekabet etme ve yenme çabasında olduğunu düşünmüşümdür. Bir keresinde amcanın biri, arkadaşımla bana “size bir soru soracağım bakalım kim bilecek? Bilene de çikolata vereceğim.” dedi. İlk okul dönemlerimdi. Arkadaşım çok konuşkan ve ayrıca şımarıktı. “Sor amca!” dedik. “Bilgisayar nedir? Önce sen cevapla bakalım.” dedi, arkadaşıma. O da başladı uzun uzun şımarıkça anlatmaya, “adının üstünde olduğu, bilgiyi saydığı, depoladığı..” falan falan filan filan olan “..bir cihazdır.” dedi. Sonra amcanın büyük aferinleri geldi ve ardından aynı soru bana yöneltildi. Benim canım sıkılmış ve içten içe kızmıştım bütün bu olanlara. Cevaplamadım ve bilmiyorum dedim. Kaybetmiştim yarışı. Önce bir yarışa sokulmuştuk. sonra bir rekabet başladı ve ardından kaybedenler çıktı. Hayatta böyle. O yüzden uzak dururum tüm yarışmacılardan.
     Eşim de benim gibidir. O da kaybedendir yani. Yarışmaya ve kurallarına tabi olmadık hiçbir zaman hayatın göbeğindeki. Bu kadar rekabet dolu yaşamdan korunmaktı belkide içimize kapanmamız bilmiyorum ama eşim de ben de koruduk daima içimizdeki kırılgan çocuğu.
Saat dokuz buçuğa geliyor hala kalkmaya niyeti yok galiba bu kutup tavşanının. Yüzüne bakıyorum üşümüş o da belli, hatta gözleri bile yaşarmış soğuktan. Ben daha fazla dayanamıcam artık beş on dakika daha dururum sonrasında kalkalım derim kalkar gideriz.
     Gıpgri, buz gibi bir hava var. Nekadar da her şeyi yalnızlığa bağlayan yenilmiş bir kadın gibi. Yapacak hiçbir şey bırakmayan ve kadere terkeden bir hava. Yolun kaybedildiği, her yanımın sislerle kaplandığı ve küçük detaylara takılan ellerimle başbaşayım sanki. Saçlarını okşuyorum. Beni farketmiyor. Durmaksızın aynı duygu ile izliyor denizi ve boğazı. Gözleri yaşlı. Soğuktandır diye düşünüyorum. Giydiği beyaz elbise neredeyse yüzünün rengine yakın. Hasta olucak diye korkuyorum. Nasıl da dayanıyor bu soğuğa, benim bile heryerim üşürken. Yapayanlız hissediyorum kendimi. İçimden “sevgilim!” diye sesleniyorum kısık sesle. Bakmıyor. Gözlerim doluyor. Rüzgar yüzümde şimdi. Kana kana su içtiğim an geliyor aklıma. Arkamdaki ağacın seslerini duyuyorum. Bir balıkçı gemisi geçiyor denizde. Zor görünüyor. Yapayanlız. Rüzgarı dinliyorum. Yapayalnız.

Uzun Hikaye'de

0 comments:

Post a Comment