Thursday, 4 August 2011

Bar








       
   Tahta ufak bir masaOldukça eski. Çay kaşığım, çay tabağına gelişi güzel yaslanmış halde. Akşam karanlığı çoktandır sardı kenti ve serinliğe bıraktı kendini hava. İki kolum da masada hemen önümdeki pencereden etrafı izliyorum. Hayatın akışını bu cam arkasından izlemek bana mutluluk veriyor. Sessizce pencereden içeriye akan kentin uzak sesleri, sokak ve dükkân ışıklarının aydınlattığı tarihi caddeyi adeta dramatik bir tiyatro sahnesine çeviriyor. Elimde bir kâğıt parçası katlamışım tekrar tekrar açarak. Etrafımda kısık insan sesleriBelirsiz uzun aralıklarla gülüşmeler yükseliyor sessizliği okşayarak. Uzun zamandır geldiğim mumlarla kaplı bu eski loş bar, yorgun gün sonrası akşamlarım için bir seremonidir adeta. Tahta masadaki çiziklere takılıyor yine gözlerim. Aklıma yüzüm geliyor. Pencereye uzanıyor ardından gözlerim. Dalıyorum pencerenin ardına.

     Uzaktan bir kahkaha ile aniden somutlaşıyor tekrar tüm sesler ve görüntüler. Dudaklarım kurumuş. Susamışım. Islatıyorum dilimle. Önümde duran çay bardağına ilişiyor gözlerim. Hayatın dinamik ritminde yarım bırakılıp unutulmuş gibi sessizce duruyor masanın üzerinde. Dokunuyorum yavaşça iki parmağımla her an kırılabilir korkusuyla. Sıcaklığını yitirmiş. Bir bardak daha istiyorum.

    Burada kimse kimseyi rahatsız etmez. Herkes daimi özel yaşam alanında gibidir. Masalara bakanlar sanki amaçlı değil de sohbetleri arasında istenen siparişleri sohbetlerinden daha önemli değilmişçesine hareket ederler. Rahat ve umursamaz tavırlar, sıcak gülüşler ve siparişlere, eğer o an meşgulse ya da biriyle sıcak bir sohbet içersindeyseBir saniye dostumdiyerek bekletebilme samimiliğiBazen masadaki tanıdıklara atılan küçük hoş laflar:Selam Fırat, bugün geciktin dostum sorun yok değil mi?Masada oturanda gülümseyerek:Aynı şeyler işte biliyorsun...Hayat dışarıda da akar burada da, ama burası bir kabuk gibidir. Bir kaplumbağanın kabuğu gibiDışarıda fırtına eser ama buraya sözleri gelir sadece.

    Ve işte çayım. Teşekkür ediyorum. Ufak bir tebessüm bırakıp gidiyor.
Dışarıyı izliyorum yine. Çelişkili yaşamının makyajlı güzelliğinde bebeğin ki kadar taze ve korku dolu tebessümlere rastlayabilirsiniz her an. Uzanıp dokunsam diyorum, küllere dönecek sanki karanlığın içindeki mum tutan Tibetli küçük kız. İşte o zaman anlarım pencerelerin ardındaki yaşam, sevgiliye yazılmış bir veda mektubudur. Veda mektuplarını önceden hazır tutan bu kalabalık, yalnızlıkların umutsuz dansıdır belki de her akşam çıkacak diye beklenen bir Wovoka düşü gibi. Her akşam beklenen ama gelmeyen ve sonunda da katledilen

    Akşamın ilerleyen saatlerin de gece, kendisine ait olanların doğal seçilimlerini gerçekleştirirken, dışarıda da yağmurun başladığını fark ediyorum. Şimdiden pencere camına birkaç yağmur tanesi tutundu bile. Pencereden caddeyi izlemeye koyuluyorum yine. Sokak lambaları ve dükkân ışıklarıyla bir şiire benziyor cadde. Dalıyorum akan şiir mısralarına. Uzuyor mısralar. UzuyorUzuyorUzadıkça bir eşyaya dönüşüyorum bulunduğu yere ait olan. Aradan biraz zaman geçmiş. Yanı başımda birinin bana doğru seslenmesi ile irkiliyorum. Dönüp ona doğru bakıyorum. Genç bir kız. Mumların ışığına ters açıda durduğundan detaylarını göremediğim siluet, tekrardan "Merhaba" diyor. "Merhaba" diye cevap veriyorum ben de. Bir şey söylememi bekler gibi dikiliyor elleri cebinde. Ellerini yarısına kadar sokmuş olacak ki dışarıya doğru ters büktüğü ellerinin sayesinde hafif açık duran kollarının arasından geçen Barın cılız sarı ışıkları gözüme korkakça erişiyor. Ayaklarının ucunda yükselip tekrar topuklarını yere kavuşturuyor. Bekliyoruz öylece birkaç saniye. Ardından hareketlenen ellerinin yerini değiştirirken, hafif sıkılganlıkla:

    "Yanlış anlamazsanız oturabilir miyim masanıza?" Diyor.

    Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak oturabilirsiniz diyorum. Anlamaya çalışan gözlerimle netleşen yüz hatlarını seyrediyorum karşımdakinin. Daha önceden hatırlar gibiyim sanki. İnce çenesine akan su gibi kısa küt saçlarına uygun çocuksu yüzü bir bebeğin ki kadar pürüzsüzdü mumların aydınlığı vuran detaylarında. Küçük burun, küçük dudaklar ve büyük bakan gözleri ile de adeta bir dönemin Fransız sinemasını hatırlatıyordu.

    "Yorgun bir gün akşamı" Usulca iki göz kırpmasının ardından devam ediyor sözlerine: "Uyku öncesi uyku hapı almak gibidir burası." Hoş bir konuşma biçimi var. "Evet" Diyorum. "Ya da uykuya dalmadan önce okunan bir roman gibi" Pencereye dönüyor birden ve saçlarının kıvrak dansı ile sonra tekrar bana bakarak:

    "Peki, yağmur, Yağmura ne demeli? Hep güzel olmak zorunda mı?"

    Dudaklarının birleştiği iki küçük kıvrımın ufak tebessümünü görüyorum. Küçük taze yüzünde, geçmişte yaşadığı acıların olgunluğu okunuyor sanki. Her şeye rağmen dirençli duran bu suskun yüz, karşısındakini pürdikkat dinleyen gözler, uzunca süre hiç bir şey söylemesem de hiç sıkılmadan tüm dikkatiyle konuşmamı bekleyecek gibi.

    "Yalnızlığı hatırlatır yağmur. Belki de bu yüzden bir tarafıyla hep güzel gelir insanlara." diyorum bende aynı tonda gülümseyerek.

    Konuşmaya devam ettik. Buraya uzun zamandır geldiğini ve akşamları bu aynı masada hep beni gördüğünü bu yüzden de gözünün takıldığını beni izlediğini anlattı uzun uzun. Farkında olmadığımı, burasını içten bulduğumu her akşam gelir,  bir kaç bardak çay ya da içki içip sonra da evimin yolunu tuttuğumu anlattım. O konuşurken aralarda uzun kesiklere rastlıyordum. Üzgünmüş gibi duraksıyor ve alt perdeden konuşuyordu. Duraksadığı anlarda önemsizmiş gibi kıldığı konuşmanın dışında başka bir şeyi düşünüyor gibi masaya bakıyor ardından kafasındakileri kovup tekrar kaldığı yerden konuşmasına devam ediyor gibiydi. Tekrar dışarıya dönüyor gözleri. Ben de yağmurdan pek az insanın kaldığı caddeye bakmaya başlıyorum aynı pencereden.

   Uzunca sayılacak bir sessizlikten sonra "Bir şey içer misin?" diyorum ona doğru dönerek. Bira istediğini söylüyor pencereden gözlerini alıp kısacık bir bakış için bana doğru çevirirken başını. Masalara bakanlardan birine sesleniyorum. Biraz sonra yanımıza gelen garsona iki bira istediğimizi söylüyorum. Garson:İki tane mi?diye tekrarlıyor anlayamadığı bir şeyler varmış gibi.Evetdiyorum.Pekideyip uzaklaşıyor yanımızdan. Kafamı masaya çevirdiğim de hafif irkiliyorum. Bana bakıyordu iki büyük parlak göz. Gülümsüyorum.Korkuttundiyorum. Cevap vermiyor. Kar ve fırtınalı uzun bir gecenin sabahında özür dileyen beyaz ve dingin yeryüzü gibi huzurla doluyorum biran dudak kıvrımları tebessüme dönüşürken.

    "Buraya gelmenin dışında ne yaparsın?" diyorum hafif doğrularak. Aynı ifadesini bir iki saniye daha tutuyor ve sonrasında cümlesine giriyor:

    "Yazı yazarım ben
    "Ne güzel! Yazarsın yani?"
    "Yok, tam yazar denemez kendi kendime işte... " diyor. Biraz önceki buğulu gözleri aniden netleşiyor.
    "Olsun yinede değerli bir uğraşı bence. Peki, neler yazarsın? Yani ne üzerine yazı yazarsın?"

    Yüzüme bakıyor öylece, başka bir şey düşünüyormuş gibi. Masaya dönüyor gözleri. Biraz önce netleşen gözleri yine yerini yorgunluğa bırakıyor. Ardından cümlesine giriyor:

    "Öyküler" Gözleri hala masada.
    "Umarım bir gün okurum" Diyorum. Cevap vermiyor. Birkaç saniye sonra da pencereden dışarı uzanıyor gözleri.

    Masalara bakan kişi elinde iki bardak soğuk birayla geri dönüyor. Bardaklarımızı kaldırıyoruz, "Ne ye içelim?" diyor, her şeye rağmen yaşıyoruz der gibi yorgun gülümsemesiyle. Yüzünde düşünüyorum kısa bir süre. "Yağmura..." diyorum. Gülümsemesi devam ediyor ve "Yağmura..." diye tekrarlıyor.

    Dışarıda yağmur artarak devam ediyor. Bar sakinleri de kimi kendi sohbetlerinde kimi suskun ve düşünceli kimi ise uyuklamalı halde sessizce sahneyi zenginleştirirken, güzelliğini saklayan bir Elf kadınının ağır hüznüyle uzak diyarlardan sevgiyle sıcacık dokunan Aryanın güçlü fısıldayışları, yaşamın dışına çıkan, anın merkezinde, geçmişi ve geleceği soyutlayan bir resim eserine dönüştürüyor tüm yalnız hayatları. Kaybolur gibiyim. Kulaklarımda yağmur sesiDinlemeye çalışıyorum gerçekliğe düşen taneleri. Pencereye bakıyorum. Uzaklarda kızgınca şimşek çakıyor.

    Aradan geçen birkaç saatin sonrasında gündüzü örten bu gecede her şey siyah beyaz fotoğraflar gibi sessizce birikirken eski albümde, yağmur aynı şiddetiyle devam ediyor ve gelen şimşeklere karşı dostça uyarı çanlarını çalıyordu adeta. Rüzgâr da çoktan yağmura eşlik etmeye başlamıştı bile. Camlarını kapatmaya başlıyor herkes bir sahne sonu gibi...

    Pencereye doğru dönük yüzüne bakıyorum. Öylece izliyor uzaktan. Yüzüne vuran sokak ışıklarının titrek aydınlığında, gizlice gözlerinde yaşların biriktiğini fark ediyorum aniden. Ardından bana doğru dönüyor yüzünü yavaşça. Terk edilmiş ufacık bir yavru kedi kadar hassas ve titreyen ıslak gözleriyle bana bakıyor sessizce. Bir esere bakar gibiyim. Sonra ilk intiharı görüyorum kayan bir yıldız gibi. Bırakıyor kendini usulca parıldayarak; süzülüyor bardan taraf duran yüzünün yarısına kadar vuran mum ışıklarının sarı aydınlığında. Ardından bir başkası geliyor. Sırayla bırakıyorlar kendilerini tutunamadıkları bu düzenbaz hayata karşı. Dikkatleri üzerine çekmeye çalışan biri gibi hızlanan yağmur ve rüzgârın çıldıran dansı fark ettirse de kendini; gözlerimi ayırmadığım intiharlar yaşanan yüzde buz gibi gümüş bir mavi ile aydınlanıyor yeryüzü bir anda. Sonra kükrüyor gök, sahipleniyor her yeri. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Biraz bekledikten sonra soğuk üfler gibi "Ne oldu?" diyorum. Ağzımdan nasıl çıktığını anımsayamıyorum. Öylece bakıyor parıltılarıyla.  Ardından kısık bir ses çıkıyor dudaklarının arasından:

    "NedenBöyle oldu?" Anlamıyorum sözlerini. Tekrarlıyor: "Neden?"

    Gözlerin de parlayan yaşlar ince yüzünü bir örümcek gibi ele geçirmeye başlamıştı. Bu hali, çırpınışlarının fayda etmeyeceğini çaresizce kabullenen bir sineğin hüzünlü bakışlarını andırıyor. Gözlerimi adeta sıkı sıkıya tutan bu elmas gibi parıldayan gözleri yavaş yavaş kısılarak uzun süredir hareket etmediğini fark ettiğim başının hafif yana doğru eğilmesiyle sanki acıma duygusuna geçerken ruh hali, cılız bir sesle başlayan isyanı tüm çelişkilerinin en büyüğünü ya da en sonuncusunun çarpıştığını haber veriyordu. Gittikçe şiddetleniyor, üzgünlüğü nefrete dönüşüyordu. Benim ise adeta düğümlenmişti sesim ve tek bir cümle dahi çıkmıyordu ağzımdan. Sesi, gittikçe yükselmiş canı yanan bir canlı gibi çırpınma nöbeti içerisindeydi sanki. Bir an için bardaki insanlar gözüme çarpıyor. Bir kaç kişinin bize doğru bakması dışın da diğer herkes aynı normalliğinde devam ediyorlardı yaşamlarına. Bütün yüzü gözyaşına boğulmuştu. Bağırıyordu artık; ayağa kalkmıştı. "NedenNeden" Öylece duruyordum karşısında hiç bir şey söylemeden. Elleriyle yüzünü kapamış çığlıklarını tutmaya çalışıyordu. Yükselen sesi şimdi hıçkırıklara bırakmıştı ellerinin ardında kendini. Elimi kaldırdım yavaşça. Birisi yönlendiriyor gibiydi. Uzandım ve dokundum yüzünü kapattığı ince parmaklı ellerine. Hıçkırıkların yavaşladığını fark ettim. Öylece duruyorduk. Gözlerim dolmuştu. Ellerini indirmeye başladı şimdi ıslak yüzünden. Gözlerini görüyorum bana bakıyor. Buz gibi bir mezardan çıkmış ölü bir ağaç gibi hissediyorum. Gözlerime akıyor. Susmuştu artık. Her yer kararmış yalnız onu görüyorum. Şimşek çakıyor dışarıda çok uzaklarda, yüzüne mavilik vuruyor. Ellerini kaldırıyor bana doğru. Uzanıyor. Gözleri yaşlar içinde özür diler gibi bakıyor. Yaklaşıyor yavaşça. Boğazımda buz gibi serinlik hissediyorum. Elleriyle sıkıyor. Kıpırdayamıyorum ve seslenemiyorum. Acı hissediyorum. Gittikçe daraltıyor ellerini. Nefes alamıyorum. Sonun da bağırmaya başlıyorum. Şaşkınlıkla bana baktığını görüyorum. Hiç konuşmuyor. Elleri yumuşuyor sonrasında. Uzaklaşıyor benden. Etrafım kapkaranlık ve o karanlığa karışıyor benden uzaklaştıkça. Uzaklaşıyor. Artık göremiyorum. Öylece kala kalıyorum karanlığın ortasında. Sessizliği dinliyorum. Hafif bir esinti vuruyor önce yüzüme ve sonra su damlacıklarını hissediyorum. Yavaş yavaş artıyor. Daha da artıyor. Yağmurun rüzgârla, artık özgürce ve sınırsızca dansına erişiyorum. Maviyle aydınlanıyor yeryüzü biranda. Karşımda bir pencere görüyorum o an. Bir bar penceresi buğulanmış. Birini görüyorum içeride oturan. Daha dikkatli bakıyorum. Tek başına ellerini çenesine dayamış dışarısını izler halde biri. Yaklaşıyorum. İnanamıyorum gördüğüme.


Öykü gözden geçirildi.