Saturday, 17 December 2011

Aşkın Sıradanlığı





Beğendiğim oyunlar dizisi...





     Efendim, ezelden beri alışveriş merkezlerine, yani AVM'lere, felsefi/politik/sanat perspektifim açısından sanatın eski dallarından olan tiyatronun bunların (AVM) içlerine konmasını, sıkıştırılmasını bir türlü hazmedememişimdir. Neyse, yinede oyunu görmek lazımdı. Erken geldiğime sevinerek, hemen herşeyi daha berrak gösteren o sihirli içecekten ısmarlayıp otuz dakikamın geçmesini beklemeye koyuldum. Vakit geldiğinde kalkıp oyun salonuna girdim ve tombul, kırmızı rujlu bayanın gösterdiği yere oturdum. Oyunun başlamasına on dakika kalmıştı. Salonun en sol köşesinde, ortalardaydım. Hemen yanımda arkadaş olduklarını henüz öğrendiğim iki genç kız oturuyordu. Hani bazı anlar vardır; sizin hiç bir rolünüz olmamasına rağmen, başkalarının yaptığı ve olumsuzluk adlettiğimiz görgüye dair kuralların dışına çıkılması dahilin de; sanki asıl sorumlu onlar değildir de tüm sorun sizin orada olmanızdır ya... Yani kısacası yanınız da gerçekleşen herhangi bir olayın görgü kurallarının dışına çıkılmasında asıl sebep sizmişsiniz gibi hissetmek demek istediğim. Bu arada, bu kadar çok “görgü” den de bahsetmenin, tehlikeli olduğunun farkındayım. Neyse, yanımda kalkıp çırıl çıplak kalmadılar ya da sağa sola küfür yağdırmadılar elbet, lakin yanımdakilerin okulundan tutun da aile ve arkadaşlarına kadar bir çok şeyi öğrenmek zorunda kaldım. Sanki yanımdakileri dinliyormuşum gibi kendi kendime inceden bir suçlama karşısında düşüncelerimi başka alanlara kaydırmaya çalışsam da nafile. Ya susacaklardı ya da dinlemek zorundaydım. Benim müdahelem de söz konusuydu tabi fakat o an da özne olmak istememiştim. Aralarındaki sohbet, zaman zaman ilginç te gelmiyor değildi hani. Özellikle iki arkadaşın karşılıklı birbiri ardına sıraladıkları noktasız cümleler sanki önceden çalışılmış bir oyuna benzetilebilirdi bile. Sonra nasıl olduysa (orasını kaçırmışım) son dakikalara doğru bu iyi iki arkadaş aniden birbirlerine düşman olmuş ve bir söz dalaşı içerisinde, o diğerini, diğeride onu suçlar hale gelmişlerdi. Saniyeler ilerledikçe tartışmanın dozu da gittikçe artıyor; birazdan tüm salonun farkında olacağı bir hale doğru evriliyordu. Gereğinden fazla bekletmiş, çünkü iki saat makyaj yapıyormuş, bilmem kim olsa böyle yapmazmış, birkere yapmış buna mı takılmış, zaten ne yapsa ona batıyormuş falan falan diye az kalsın dozu yüksek bir tartışmaya geçeceklerdi ki imdadımıza tiyatro yetişti ve tüm salonun aydınlatmasını kapatıp oyunu başlattı.



     Yanımda ki tartışmanın bittiğine sevinerek sahneyi izlemeye koyuldum. Oyun iki farklı zamanda geçiyor. Hanna'nın ana karekter diyebileceğimiz oyunda; genç ve yaşlanmış Hanna'yı aynı anda izliyoruz. Oyun için, Heidegger ile 18 yaşındaki öğrencisi Hanna arasındaki aşk ve bu aşkın hüsranla bitmesi dersek çok basit söylemiş oluruz. Bu kadar düz değil yani... 18 yaşında ki Hanna ve arkadaşı Rafael, öğrenciler. Sıkı arkadaş olan Rafael ile Hanna, Rafael'in isteği üzerine kendi evine davet ettikleri hocalarını ağarladıklarında hikaye başlamış oluyor. Heidegger'in ufak öğrencisine karşı önceden beri duyguları olduğunu öğreniyoruz. Ve oda içerisinde gelişen küçük Hanna, Rafael ve Hiedegger ile yıllar sonraki yaşlı siyaset bilimcisi Prof. Hanna ve kendisini önce felsefe öğrencisi diye tanıtan ama sonra iş adamı olduğunu açıklayan Rafael arasında geçen; aşk, siyaset, kaybetme, kaçma, fasizm köşelerinde dönen bir oyun ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Burada ki ikinci Rafael, oğluna kendi ismini veren önceki zamanın genç, öğrenci Rafaeli'dir. Oyun, kişinin iç dünyasına dolaylı olarak ışık tutmaktadır. Hanna'nın Hiedegger'e duyduğu o eve ilk gelişinden sonraki aşkın ve aradaki (yanlış hatırlamıyorsam) otuz yaş farkına rağmen git gide yakınlaşmaların, ne kadar da umutsuz bir geleceği örmesi söz konusu olsa dahi ilişkinin devam etmesini ve sonsuza kadar sürmesini istemektedirler. Zamanla gerçekler birer birer ortaya çıkmaktadır. Hitler'in yükselişi ve Evli, iki çocuk babası Hiedegger'in Nazileri desteklemesi üstüne üstlük Hanna'nın da bir yahudi olması; bütün bu çelişkilerin nasıl bir tablo yaratacağının işareti oluyordu. Ayrıca küçük Rafael Hanna'ya aşık olduğunu çok sonra anlıyoruz. Ne zaman mı? İki farklı zaman demiştik. Yaşlı Hanna'nın olduğu zaman... Ropörtaj için gelen Rafael (Bu oğlu oluyordu. Dolayısıyla büyümüş genç bir adamdı karşımızdaki) ile arasında ki konuşmalar, tartışmalar ve yeni öğrendiğimiz mektup ve belgeler bizi geçmişte yaşanan duyguların, çelişkilerin, çıkmazların ip uçlarını veriyordu. Ama asıl nokta Hanna'nın hala, yıllarca Hiedegger'i sevmiş olması idi. Yani Yaşlanmış olduğu zamanda, Faşizmin tüm dünyada lanetlenmesi ortamında bile (ki kendisi de Faşizme daha küçük Hanna iken bile karşı idi) çocukça içten sevmesiydi.

     Oyunun isminin yani “Aşkın sıradanlığı” Oyun içerisinde yaşlı Hanna'nın son kitabı “Kötülüğün sıradanlığı” ile bir bağı olmalıdır diye düşünmüştüm. Oğul Rafael ile Yaşlı Hanna'nın bürosunda yapılan röportaj esnasında “Kötülüğün sıradanlığı” adlı kitabının yanlış anlaşıldığını ifade etmişti Yaşlı Hanna. Yanlış anlaşılan ise kötülüğün aslında sıradan bir şey olduğu ve bu sebeple de (Yahudi düşmanı ilan edilmişti Çünkü Hanna) Örneğin Hitler'in durumunun sıradan olduğuydu. Hanna böyle bir şey olmadığını orada anlatmak istediği: “Kötülük o kadar çok ve yüksektir ki artık sıradan yani normal hale gelmiştir; Ya da Nazilere katılan ve sağı solu yakan insanların çoğu evdeki çocuğunu seven karısını seven insanlardı. Bu kötülüğün sıradanlığı değil de nedir?” Gibi bir açıklaması vardı. Yazar “Aşkın sıradanlığı” derken ne den bahsediyor peki? Bunun cevabını izleyipte vermek herhalde daha doğru olacaktır diye bitirip güzel oyunu izlemenizi tavsiye ediyorum. İyi seyirler.

Wednesday, 14 December 2011

(Tiyatro) Günlük Müstehcen Sırlar



Beğendiğim oyunlar dizisi...


    Broşürü elime aldığımda, yönetmenin sır gibi sakladığı ve içimde diğerlerinden farklı bir merak uyandırmaya başlayan oyunla karşı karşıyaydık. Yönetmen, Şili'li yazar Marco antonio de la PARRA'nın oyununu sahneye koymuştu. Bir yerde Şili dendiğinde herhalde hepimizin aklına gelen bir kaç olgu vardır: Allende, Pinochet, Neruda, victor jara, CIA gibi tarihin önemli bir dönemi ve sonrasında yaşanan restorasyon... Ama nedense benim aklıma o an bunlar değil, daha Post modern kavramlar düşmüştü. Oyun başladığında hoş bir komediye girdiğimi; performans ve oyunculuğunda yerinde olduğunu düşünmüştüm. Nitekim de öyleydi... Lakin sadece bunlarla bitmedi. Sahneler ilerledikçe komedinin altında yaşanan konuşmalar ve tartışmalar bir yandan güldürürken bir yandan da tarihin iki büyük isminin felsefi, psikolojik ve sosyolojik tartışmalarının karşısında olduğumuzu anladık. Bunlar: Marks ve Frued. Sahnedeki karakterler sıra dışı kişilikleriyle bu iki ismin reenkarnasyon ya da eski savunucuları imiş izlenimini uyandırırken; zaman zaman kendi kişiliklerine dönen zaman zaman da Marks ve Frued kişiliklerine geçerek birbirleriyle zıtlaşan, kavga eden, birbirlerine büyüklük taslayan, sarılan, barışan sonra tekrar kavga eden ve birbirlerini öldürmeye çalışan ama en nihayetinde bir elmanın iki yarısı olma kaçınılmazlığının kabululüne varan geniş lakin kesik kesik tartışmalarla süren beklenmedik bir oyundu, Günlük müstehcen sırlar.


    Felsefi zemin üzerine kurulmuş bu heyecanlandırıcı komedi, sonuna kadar sakladığı ve izleyicilerini ters köşeye yatırdığı büyük (zaman zaman küçük) sırrın, oyunun çarpıcı bir biçimde bitmesine ve bütünlüğünü oluşturmasına sebep oluyor. Sırrın ne olduğunu tabiki söylemeyeceğim. Çünkü izlemeyenler için sır olarak kalmaya devam etmeli. İyi seyirler.

Monday, 12 December 2011

Kültürde önemli öğe: Dil (Hacıvat'ın hüznü)





Hakan Poyraz'ın "Hacivat'ın hüznü" adlı makalesine dayanarak yazılan dil ve toplum üzerine yazım.



1.        Ana düşünce:

    Dilin belli bir tarihsel dönem ışığında yozlaşmaya, eksilmeye, daralmaya ve tüm bunların sonucunda dilin kültür ile bağlantılı olması gerçeğiyle birlikte, bu yok oluşun ne gibi tehlikelere yol açtığı/açabileceği ve bundan duyulan estetik, tarihsel ve kültürel kaygı.

2.        Kompozisyon:

                                                          Kültürde önemli öğe: Dil

               Toplumların yüzlerce bin yıla dayanan tarihsel devinimi, sosyal ve üretim ilişkileri doğrultusunda kabaca: Basitten karmaşığa doğru değişim/gelişim sağladığını görüyoruz. Bu süreç neden vardır? Olmalı mıdır? Tarihe dokunan insanın nezdinde ki karşılığı nedir? Sağlıklı mıdır? Yoksa değil midir? Bunların hepsini öznelin dışına çıkarak ama zaman zamanda bireyin varoluş duygularını gözeterek öznelle ilişki içersinde dil olgusunu kısaca açıklamaya çalışalım.

               Dil eski dönem düşünürlerin ikiye ayrıldığı gibi salt deneyciliğe veya doğuştancılığa dayandırılamayacağını bunların her ikisinden de birer parça koyarak ancak bütünü oluşturabileceğini söylemek isterim. Yani doğanın tabii gelişiminin diyalektiksel bir ilişkide sürekli, yeniden harmanlanan, farklılaşan, değişen, gelişen; daha doğrusu genel ile yerelin ya da bütün ile tekelin uyumu/uyumsuzluğu ışığında ortaya, bütüne ya da genele uygun bir parça çıkması büyük olasılıkla söz konusudur. Bu gerçeği es geçerek, deneyciliğin ve doğuştancılığın da tartışılması mümkün değildir.

             Dil, toplumların kültürlerine ait en önemli olgudur. En önemlidir, çünkü doğadaki dinamikliği sağlayan, buna kabaca en genel anlamında iletişimdir dersek, toplumlardaki (en gelişkin iletişim)  dil olgusu, toplumun varlığıyla, varoluşuyla dolaysız bağlantılı olduğunu görürüz. Dolaysız dedik, çünkü sanattan üretim ilişkilerine, inançlardan gündelik yaşama kadar kültürün belli formel bir biçim almasında en büyük ve önemli etkendir dil.

            Dilin oluşumunu, ilk kaynağına dair bilimsel teorileri es geçerek dil çatışması ve bununla bağlantılı olarak kültür çatışmasını çözümleyelim.

            İnsan toplulukları, ilkel dönemlerinde küçük klanlar halinde birbirinden bağımsız içe dönük yaşaması ve bunun sonucunda da oluşturdukları dillerinin yalnızca iç dinamiklerle ilkeselde olsa geliştiğini/değiştiğini söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu insan toplulukları tarihin ilerlemesiyle birlikte özellikle su kıyılarında uzun yerleşik hayata geçmesi ve devletsel yapının ortaya çıkması, kültürün ve bunun sonucunda dilin de hızla gelişimi söz konusu olmuştur (Göçebe yaşayan toplumların kültürlerinin ve dillerinin, zaman içerisinde kaybolmasının sebebi de yerleşik hayata geçememesinin ürünü olduğunu hatırlayalım) Dünya, insan topluluklarının büyümesi çoğalması ve daha geniş alanlarda konuşlanması ile, bu toplulukların binlerce yıldır biriktirdikleri kültürlerinin zenginliğini de beraberinde getirmiştir. Lakin devletli yapıların tek merkezde büyük iktidar odağına dönüşmesi, dil ve kültürler konusunda ki dünya üzerinde yükselen egemen kliklerin nasıl da bu bozulmayı sağladığını perde arkasına kısaca bakmakta yarar vardır. Örneğin, Sabahattin Ali'nin meşhur eseri “Sırça köşk” te işlenen konuda, kendine çalışan bir yapının masalsı analizi vardır. Bu bağlamda kompozisyonumuzun ana fikrine bu açıdan da önemli bir katkıda bulunabileceğimize inanıyorum. Bu kaçınılmaz sürecin gösterdiği basit analizden yola çıkarsak dillerin ve kültürlerin doğal değişiminin/gelişiminin önünde nasıl da problemler/engeller olduğunu sezebiliriz. Bu sezginin en büyüğü: Toplumun kendi iç dinamikleriyle evrensel boyutta sağlıklı bir gelişim sağlamasının yegane gücünün, Toplum denilen yapının kendi içinde ve diğer toplumlarla uyumlu bir tarihsel devinim sağlamasıdır. Bu devinimi sağlayan toplum(lar)un doğal dinamikleridir. Yani söylemek istediğim doğal gelişime/değişime (ki bunun içinde çatışma ve barışma birlikte vardır) önceden dahil olmayan ya da çok uzak olan bir gücün bu dinamizme müdahale etmesi, yönünü değiştirmesi, tabiri caizse çomak sokmasıdır. Bu çomak sokma olgusu toplumun binlerce yıldır biriktirdiği kültürü (ki dil de dolaysız dahildir buna dedik) yozlaşmaya, en baştan başlamaya (en iyi ihtimalle geriye itmeye) yani basitleştirmeye sebep olur. Tarihin tüm darbeleri, sıkı yönetimleri ve monarşileri (hem üzerinde yükseldiği hem de diğerlerine elini uzattığı) toplumları her türlü doğal gelişiminin önünü kesmiş, kanatmış, sakatlamıştır.

         Dolayısıyla yazarın duyduğu endişe, dilini kaybeden toplumunun endişesidir. Çünkü basitten karmaşığa yani zenginliğe doğru giden, gitmesi gereken bu yolda dilin sığlaşması, sanatın ve edebiyatın sığlaşmasıdır; üretimin sığlaşmasıdır; ufkun sığlaşmasıdır; bilimin, ilimin sığlaşmasıdır; düşüncelerin, duyguların, sevgilerin, mutlulukların yani koca bir kültürün, sosyal yapının sığlaşmasıdır. Doğanın tarihinde yaşanan dinamizm, toplumların tarihinde ne yazık ki bu zamana kadar savaşlarla, yok etmelerle, kırımlarla, ötekileştirmelerle ilerledi. Doğada olduğu gibi, yıkım ve uyum birliğinin doğurduğu sentezin, karmaşıklaştıktan sonra her şeyde yaptığı gibi eninde sonunda yok edip tekrar yeni ve bambaşka sayfa(lar) açması ve bunun nezdinde toplumlardaki kültür yıkımını da bu açıdan değerlendirip yeni doğuşların sağlanacağı ön bilgisiyle bu durumu tarihsel bir süreç olarak okunması mıdır hata olan? Ya da formel kalıplarla uyumu düz bir çizgide ilerletmeyi, gelişimin en önemli motor gücü saymamızda mıdır hata? Yoksa tüm bu olasılıkların dışında, insanları birbirine düşüren, toplumları bölen, ya da “Mermer” yapmaya çalışan, paylaşmayı reddeden, çıkar grupları, klikler ve zümreler midir, asıl sebep? Bu düşünen insanoğlunun önünde hep bir soru işareti olarak kalacağa benziyor. En azından şimdilik durum böyle... Soru işaretleri kalmalı ki hep daha iyisini düşünelim.