Monday, 12 December 2011

Kültürde önemli öğe: Dil (Hacıvat'ın hüznü)





Hakan Poyraz'ın "Hacivat'ın hüznü" adlı makalesine dayanarak yazılan dil ve toplum üzerine yazım.



1.        Ana düşünce:

    Dilin belli bir tarihsel dönem ışığında yozlaşmaya, eksilmeye, daralmaya ve tüm bunların sonucunda dilin kültür ile bağlantılı olması gerçeğiyle birlikte, bu yok oluşun ne gibi tehlikelere yol açtığı/açabileceği ve bundan duyulan estetik, tarihsel ve kültürel kaygı.

2.        Kompozisyon:

                                                          Kültürde önemli öğe: Dil

               Toplumların yüzlerce bin yıla dayanan tarihsel devinimi, sosyal ve üretim ilişkileri doğrultusunda kabaca: Basitten karmaşığa doğru değişim/gelişim sağladığını görüyoruz. Bu süreç neden vardır? Olmalı mıdır? Tarihe dokunan insanın nezdinde ki karşılığı nedir? Sağlıklı mıdır? Yoksa değil midir? Bunların hepsini öznelin dışına çıkarak ama zaman zamanda bireyin varoluş duygularını gözeterek öznelle ilişki içersinde dil olgusunu kısaca açıklamaya çalışalım.

               Dil eski dönem düşünürlerin ikiye ayrıldığı gibi salt deneyciliğe veya doğuştancılığa dayandırılamayacağını bunların her ikisinden de birer parça koyarak ancak bütünü oluşturabileceğini söylemek isterim. Yani doğanın tabii gelişiminin diyalektiksel bir ilişkide sürekli, yeniden harmanlanan, farklılaşan, değişen, gelişen; daha doğrusu genel ile yerelin ya da bütün ile tekelin uyumu/uyumsuzluğu ışığında ortaya, bütüne ya da genele uygun bir parça çıkması büyük olasılıkla söz konusudur. Bu gerçeği es geçerek, deneyciliğin ve doğuştancılığın da tartışılması mümkün değildir.

             Dil, toplumların kültürlerine ait en önemli olgudur. En önemlidir, çünkü doğadaki dinamikliği sağlayan, buna kabaca en genel anlamında iletişimdir dersek, toplumlardaki (en gelişkin iletişim)  dil olgusu, toplumun varlığıyla, varoluşuyla dolaysız bağlantılı olduğunu görürüz. Dolaysız dedik, çünkü sanattan üretim ilişkilerine, inançlardan gündelik yaşama kadar kültürün belli formel bir biçim almasında en büyük ve önemli etkendir dil.

            Dilin oluşumunu, ilk kaynağına dair bilimsel teorileri es geçerek dil çatışması ve bununla bağlantılı olarak kültür çatışmasını çözümleyelim.

            İnsan toplulukları, ilkel dönemlerinde küçük klanlar halinde birbirinden bağımsız içe dönük yaşaması ve bunun sonucunda da oluşturdukları dillerinin yalnızca iç dinamiklerle ilkeselde olsa geliştiğini/değiştiğini söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu insan toplulukları tarihin ilerlemesiyle birlikte özellikle su kıyılarında uzun yerleşik hayata geçmesi ve devletsel yapının ortaya çıkması, kültürün ve bunun sonucunda dilin de hızla gelişimi söz konusu olmuştur (Göçebe yaşayan toplumların kültürlerinin ve dillerinin, zaman içerisinde kaybolmasının sebebi de yerleşik hayata geçememesinin ürünü olduğunu hatırlayalım) Dünya, insan topluluklarının büyümesi çoğalması ve daha geniş alanlarda konuşlanması ile, bu toplulukların binlerce yıldır biriktirdikleri kültürlerinin zenginliğini de beraberinde getirmiştir. Lakin devletli yapıların tek merkezde büyük iktidar odağına dönüşmesi, dil ve kültürler konusunda ki dünya üzerinde yükselen egemen kliklerin nasıl da bu bozulmayı sağladığını perde arkasına kısaca bakmakta yarar vardır. Örneğin, Sabahattin Ali'nin meşhur eseri “Sırça köşk” te işlenen konuda, kendine çalışan bir yapının masalsı analizi vardır. Bu bağlamda kompozisyonumuzun ana fikrine bu açıdan da önemli bir katkıda bulunabileceğimize inanıyorum. Bu kaçınılmaz sürecin gösterdiği basit analizden yola çıkarsak dillerin ve kültürlerin doğal değişiminin/gelişiminin önünde nasıl da problemler/engeller olduğunu sezebiliriz. Bu sezginin en büyüğü: Toplumun kendi iç dinamikleriyle evrensel boyutta sağlıklı bir gelişim sağlamasının yegane gücünün, Toplum denilen yapının kendi içinde ve diğer toplumlarla uyumlu bir tarihsel devinim sağlamasıdır. Bu devinimi sağlayan toplum(lar)un doğal dinamikleridir. Yani söylemek istediğim doğal gelişime/değişime (ki bunun içinde çatışma ve barışma birlikte vardır) önceden dahil olmayan ya da çok uzak olan bir gücün bu dinamizme müdahale etmesi, yönünü değiştirmesi, tabiri caizse çomak sokmasıdır. Bu çomak sokma olgusu toplumun binlerce yıldır biriktirdiği kültürü (ki dil de dolaysız dahildir buna dedik) yozlaşmaya, en baştan başlamaya (en iyi ihtimalle geriye itmeye) yani basitleştirmeye sebep olur. Tarihin tüm darbeleri, sıkı yönetimleri ve monarşileri (hem üzerinde yükseldiği hem de diğerlerine elini uzattığı) toplumları her türlü doğal gelişiminin önünü kesmiş, kanatmış, sakatlamıştır.

         Dolayısıyla yazarın duyduğu endişe, dilini kaybeden toplumunun endişesidir. Çünkü basitten karmaşığa yani zenginliğe doğru giden, gitmesi gereken bu yolda dilin sığlaşması, sanatın ve edebiyatın sığlaşmasıdır; üretimin sığlaşmasıdır; ufkun sığlaşmasıdır; bilimin, ilimin sığlaşmasıdır; düşüncelerin, duyguların, sevgilerin, mutlulukların yani koca bir kültürün, sosyal yapının sığlaşmasıdır. Doğanın tarihinde yaşanan dinamizm, toplumların tarihinde ne yazık ki bu zamana kadar savaşlarla, yok etmelerle, kırımlarla, ötekileştirmelerle ilerledi. Doğada olduğu gibi, yıkım ve uyum birliğinin doğurduğu sentezin, karmaşıklaştıktan sonra her şeyde yaptığı gibi eninde sonunda yok edip tekrar yeni ve bambaşka sayfa(lar) açması ve bunun nezdinde toplumlardaki kültür yıkımını da bu açıdan değerlendirip yeni doğuşların sağlanacağı ön bilgisiyle bu durumu tarihsel bir süreç olarak okunması mıdır hata olan? Ya da formel kalıplarla uyumu düz bir çizgide ilerletmeyi, gelişimin en önemli motor gücü saymamızda mıdır hata? Yoksa tüm bu olasılıkların dışında, insanları birbirine düşüren, toplumları bölen, ya da “Mermer” yapmaya çalışan, paylaşmayı reddeden, çıkar grupları, klikler ve zümreler midir, asıl sebep? Bu düşünen insanoğlunun önünde hep bir soru işareti olarak kalacağa benziyor. En azından şimdilik durum böyle... Soru işaretleri kalmalı ki hep daha iyisini düşünelim.
    

0 comments:

Post a Comment