Thursday, 15 November 2012







     İnsanların arkasından bal gibi de konuşulur efendim. Nereden mi çıktı şimdi bu? Şuradan çıktı hemen anlatayım: Düşündüm ki, bazen, ya da bazı insanların, arkasından konuşmak gerekiyor efendim. Buradan toplumsal bir teori falan çıkarma derdinde de değilim; fakat şöyle bir giriş olabilirdi herhalde: Arkasından konuşmak istenilen kişi arkasından konuşulması gereken kişi olma durumuna uyan bir takım özellikler sergilediği için bu eylem gerçekleşmelidir, diye basitçe denebilir. Çünkü, (diye devam ediyorum) yüzüyle (yani yüzüne karşı) konuşma isteğiniz, hatta yan yana durma, yakınında bulunma, ne bileyim göz çarpması, dil çarpması, rüzgarı, kokusu falan diye düşününce sizde hak vereceksiniz bana emin olun. Burada anlam kayması, görelilik kuramı, sınıf mücadelesi gibi şeyler işlemiyor efendim. Yorgunsun, bitkinsin; umutların, hayallerin, her otuzuna ermişler gibi sallantıda, yani yirmili yaşların önüne serdiği sonsuz olanak, sonsuz zaman artık avuçtan bir üflemeyle ince ince dağılan toz tanecikleri gibi yayılmış, uçuşmuştur. Haberler, biri daha öldü dediğinde, bunu duyan yurdum insanı da "kimden ?" deyince, bırakında yüzüne bakmayın kimsenin ve arkasından konuşun efendim. Durup dururken, durup durulur mu hiç insan? Cansız madde bile durmaz efendim, diye yükselen cevapları da duyuyorum evet, fakat peki siz hiç elinde Özal kitabı taşıyan bir muhafazakar tanıdınız mı?  oo her yer onlarla mı kaynıyor? Okuyorum diyenleri de gördük. Alın size işte okuyorum diyen. Başım ağrıyor. Havasından mıdır, suyundan mıdır? M.Ö. var mıdır? diyenlerden midir?... Ya, ben duydum işte bunu. Yani bu MÖ yü. Nerede mi yaşıyorum. Türkiye diye biyerde.

Saturday, 3 November 2012

Kımıltısız bir gece...




Thursday, 4 October 2012

(Tiyatro) "Çirkin" (Tiyatro dünyası)







    "Devlet tiyatroları prömiyerini yaptı. Tiyatro severlerin merakla beklediği yeni oyunlarıyla sezona perdelerini açan DT’ı, "Çirkin" adlı yeni oyununun edebi derinliği ve oyunculuk kalitesi sebebi ile öncelikle, mutlaka görülmesi gereken önemli oyunlarından biri olduğunu söylemek isterim."


Devamı, Tiyatro Dünyası,

http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=2158



...

Thursday, 27 September 2012

Meraklısına bir hikaye





  Çalıştığı şirkette uygunsuz yakalanınca apar topar evlenme kararı aldılar. Bir kaç hafta geçmemişti ki bir gün parmağında yüzükle geldi yanıma. "Nasılsın?" dedi. Aynı işyerinde çalışıyorduk. Biçimsiz parmaklarına, uzun çabalar sonucu ite kaka sıkıştırılmış gibi duran yüzük parmağındaki alyansı görünce içimden bu konuyla ilgili herhangi bir şey konuşmamak geçmişti. O da adeta saklar haldeydi. Yanıma oturmuş elindeki mp3 player kulaklığı ile ilgileniyordu. Son zamanlarda oldukça kötü giyindiğini düşünüyordum. Üzerine bulup buluşturduğu herhangi açık renkli bol bir t.şortün altına o aralar moda olan yine bol ince ve ayak bileklerine kadar uzanan şu pantolonlardan giymişti. "Seni gördüğüme sevindim" dedim. "Ben de" dedi.

    Aradan dört sene falan geçmişti. Çılgınlar gibi delirmiş bir halde birine bağırdığını hatırlıyorum. "Ben senin ablanım!!" Sesi büyük olasılıkla yanında oturan eşinin kulak zarında dört beş gün duyamayacak kadar şiddetli bir basınç yaratmış olmalıydı. İki koltuk ötedeki tartıştığı gencin aniden buz kesilip susmasıyla aralarındaki tartışma da sona ermişti o gün. Sonra birgün yine eşiyle herkesin duyabileceği yüksekliğe erişen tartışmaya tanık olduk. Son zamanlarda sık sık aralarında bu yaşanmaktaydı fakat fısıltıları aşmamaktaydı.

    O aralar Cihangir'de oturuyordum. Kapımın iğrenç zili bir gece saat 2'ye doğru tam çayımı yudumlarken perde yırtar gibi çığlıklar atmaya başlayınca o gün can vereceğimi düşünmüştüm. Kapıya gidene kadar boğazım yırtılırcasına öksürüyordum. Kilidi açtığımda karşımda onu gördüm. Öksürüğümün de aniden durmasına şaştım o kısacık anda. Çırılçıplaktı. Sokağın uzak köşe lambası omuzundan aşağıya beyaz bir aydınlık bırakmıştı tenine. Nefesini tutmuş gibi sağır bir sessizlik vardı ortalıkta. Kekeledim, şaşkınlığım hat safhadaydı. "ne oldu?" dedim. "Hiç..." dedi. Dudaklarından fısıltı gibi dökülmüştü kısacık o kelime.


Devamını sen getirmek istiyorsan bir şeyler yaz ...

Tuesday, 18 September 2012

Aylak Adam







Genç adam altına giydiği şortunun önünü iliklerken, yatağının bir metre kadar yakınındaki gülünç derecede küçük yapılmış bir kanepenin üzerinde gelişi güzel bırakıldığı anlaşılan bir kitaba ilişmişti gözleri. O aralar okuduğu kitabın o olduğunu nasıl da unutmuş olabilirdi? Üzerinde Yusuf Atılgan “Aylak adam” yazıyordu. Şortuyla işi bittikten sonra başını diğer tarafa çevirip yatağın üzerinde duran çantasında bir şeyler aramakta olan Genç kadına doğru baktı.”Biliyor musun?” dedi. Genç kadın gereksiz bir şaşkınlıkla aniden Adama doğru kaldırdı başını. Tüm vücudu biraz önceki hareketliliğinden tamamen sıyrılmış ve pür dikkat parlak siyah gözleriyle bakmaya başlamıştı. “Neyi?” dedi. Konuşmalar İngilizce geçiyordu aralarında. Her ikisi de birbirlerinin dillerine yabancıydılar. “Ben bir yazarım...” Genç kadın yüzünü buruşturarak bakışlarını karşısındakinin üzerinde tutmaya devam etti. Anlamadığını ifade ediyordu. Adam “yazar” kelimesini bir kere daha ve yavaşça tekrarladı. Genç kadın yine anlamamıştı. “Ne demek istiyorsun? Anlamıyorum” dedi. Genç adamın aklına o aralar okuduğu kitap geldi. Kitabı kanepeden ustalıkla alıp üzerindeki yazarın ismini işaret ederek anlatmaya çalıştı. Birkaç umutsuz tekrarların ardından Genç kadın sonunda, anladığını söyledi. Gereksiz bir detaydı, belliydi. Kitaba bakmak için yanına kadar gelmişti Genç kadın; şimdi ise yatağın diğer tarafında kalan çantasına doğru yürüyordu. Beline kadar inen saçlarına dalmış gözlerini uyandırarak “Belki...” diye söze girişti Genç adam. Kadın sadece göz ucuyla küçük bir bakış atmıştı o anda. Şimdi ise çantasına varmış ve içerisini tekrar karıştırmakla meşguldu. “Belki...” diye tekrarladı Adam. Kadın doğrulup Adama baktı. “Evet belki?” dedi. “Belki, bir gün, senin de bir hikayeni yazarım...” Genç kadın derin bir nefes alıp verirken saçlarını eliyle özensizce düzeltti ve “Teşekkür ederim” dedi.

Genç Adam, Kadının İngilizceyi onunla yatmak için gelen adamlardan öğrendiğini çok sonra duyacaktı.


Not:  Diğerlerinde olduğu gibi bu da, biraz gerçek, biraz kurgu, biraz süs ve biraz duyuma dayanıyor.


...

Thursday, 6 September 2012

Bir yudum





    O gün güneş de yoktu; bulut da. Hava ne kararmıştı ne de apaydınlıktı. Ne bir rüzgar çıkmıştı o gün, ne de bir sıcaklık duyuluyordu etrafta. Ses desen, hiç! unutulmuş gibiydi. Boğucu desem, o da değildi. Nefesim, dudaklarımda dolanıp kayboluyordu. Bir şeye mi bakıyordum, yoksa bakmamaya mı çalışıyordum? bunu kestirmek de gerçekten zor olsa gerekti... Neden sonra bir tırnak sesi ile irkildiğimde, kısa saçlı, renkli gözlü, ince parmaklı, küçük dudaklı, yorgun bakışlı bir kadınla karşılaştık masamın tam ortasında. Tekrar vurdu tırnağını masaya. Sonra tekrar. Ve yine. Başımda yankılanıyordu. "Yeter!" diye bağırdım. Durdu. Sustu. "Ne bakıyorsun?" der gibi bana dikti gözlerini. "Ne var?" demeden dilimde yuvarlandı, boğazımdan geriye düştü kelimeler. Çayıma uzanıp bir yudum alabildim sonra. Ve bir sigara yakıp üfleyebildim.

Monday, 27 August 2012

Piggy






    Adı piggy'miş. Yani domuzcuk. Sana böyle demelerine kızmıyor musun? dedi bir gün biri. Hayır, dedi. Bu söz sevimli bir söz, hem, ben onlara kızmıyorum... Piggy bir gece eve işten oldukça geç bir saatte geldi. Yorgunluğu tartılamaz kadar ağır, uykusu inanılmaz derecede sarıvermişti çevresini. Eve girip dosdoğru odasına yürüdü. Herkes uyuyordu, belliydi. Üzerindekileri çıkarıp sessizce yatağına bıraktı kendisini. Uyumak üzereydi artık. Aklından belirsiz, bir çok şey, fısıldayarak geçip gidiyordu. Hepsi de uykusunu kaçırmak isteyen, şu perilerin işi olmalıydı. Uykusu iyice üzerine çöktü. Nefesi ağırlaşmaya, cildi yumuşamaya başladı... Bir şey dikkatini çekti sonra nasıl olduysa. Kimdi o? Evet, evet, o kimdi? Ona Adını soran... Biri ona adını sormuştu. Hatırlayamadı... Ama sarılmak istedi ona. Aşık olmak. Delice kaçıp dünyayı gezmek istedi... Aniden gözlerini açtı. Oda karanlıktı. Uyumalıydı. Nereden gelmişti aklına bu şimdi? Bilemedi. Kocaman gözlerini kapadı. Uyudu.

Sunday, 19 August 2012

Thailand'da dolaşmak



Wat Aren tapınağı (Bangkok)


    Uzun zaman oldu buraya yazı yazmayalı. Aslında, son üç haftadır ( aldığım notlar ve karaladığım bir öykü dışında) hiç birşey yazmadım, hatta bir kitap dahi okumadım. Bu bir itiraf olabilir. Bunun bende ne kadar sıkıntı yarattığını da anlatamam. Fakat hiç birşey yazmasamda, okumasamda; kitaplarım, defterlerim hep yanımdaydı. Zaman zaman çıkarıp kitabıma baktığım oldu, onu kokladım, satırlarını okudum; not defterimi gözden geçirdim, ona birşeyler karaladım... Tüm bunların sebebi 23, 24 günlük izinim yüzünden oldu. İzine çıkmadan önce kendi kendime hep okuyacağım kitap sayısının yüksekliğinden, yazacağım makalelerin, öykülerin bolluğundan bahsederdim. Fakat öyle olmadı. Ve anladım ki insan gününü sabit geçirmiyorsa okuması da yazması da büyük oranda sekteye uğruyor. En azından bana öyle oldu. Şimdi efendim neden böyle oldu kısaca ondan bahsetmek istiyorum.


Colours Of the East festivali (Pattaya)



    Uzun zamandır hep Thailand'ı hayal etim. Daha doğrusu Uzak doğuyu, onun kültürünü, insanlarını ve havasını. Oralara da gitmek istiyordum. Uzaktı ve uzak olduğundan dolayı gidememiştim bu zamana kadar. Gerçi daha yeni yeni yurt dışı gezilerim başlamıştı fakat yine de hem haritada hem de kafamızda, uzak doğu, gerçektende hep uzak kalmıştır bizlere. Hep bilemedik, dikatte pek fazla almadık. Çünkü yüzümüz (Türkiye'li olarak bizler) batıya çevrilmiş durumdadır. Tv lerden, müziklere, Kültürel olarak ne varsa, hatta dilimizdeki sözcüklere ve harflerimize kadar hep batıyı bilmişiz, izlemişizdir. Bu sebeple Uzak doğu, gerçekten de hep Uzak düşmüştür, silik gelmiştir bizlere.


Wat Phra Kaew tapınağında ibadet yapanlar (Bangkok)



     Neyse, beni Thailand'ta karşılayacaklarını söyleyen bir tur firmasıyla anlaşıp Kiev aktarmalı bir Ukrayna uçağı ile Thailand'a doğru yola koyuldum. Toplamda 12, 13 saate varan uçuşun ardından Bangkok'a indiğimde söyleyebileceğim en ilginç şey Thai'lı çekik gözlü insanlar, havalimanından çıkar çıkmaz duyduğum o miğde bulandırıcı koku, havanın sıcaklığı ve nemi olur herhalde. Kokuya alırşırsın dediler, nitekim de öyle oldu. Kokuyu bir iki günün ardından büyük oranda duymamaya başladım.

5,5 ton ağırlığındaki saf altın Buda heykeli (Wat Phra Kaew - Bangkok)



    Çok uzatmak istemiyorum. Thailand'ta bol bol kilometrelerce yürüdüm. Önce Pattaya sonra da Bongok'ta dolaştım. Tapınakları, insanları, yiyecekleri, havası, ile tanıştım. Geceleri rock barlara uğradım. Gündüzleri nehir ve deniz kenarlarındaydım. Oturup saatlerce konuştuklarım oldu. Dolaştıklarım, kahvaltı yaptıklarım, içki tükettiklerim oldu. Yapayalnız dolaştığım, en çok ta bu oldu. Vedalaştığım oldu. Arkamdan seslenenler, görüşürüz diyenler ve görüşemeyeceklerim...

    Yardım severliklerini, İngilizceyi bizim gibi çok fazla bilmediklerini, Thai dilinin güzeliğini, ses tonlarını, mimiklerini, gülüşlerini, bakışlarını, avuçlarını çenelerinin altlarında birleştirip selam verişlerini, Buda yı, gördüm. Suç oranının dünyada en az ülke olduğuna tanık oldum. Mütevazilikleri, birey üzerinde baskının azlığı, şiddetten uzak duruşları ve motorsikletleri...

Burası da sanırım Wat Phra Kaew Tapınağının girişi ve ben



   Yağmurları, Muson yağmurları. Aniden bastırıp sağanağa dönen, bazen fırtınaya, bazen de sessizce yağan yağmurları. En fazla 15 dk süren ve sonra kesilen... Yağmurlarına yakalandığım da oldu. Gece yarısı bir ağacın altında dakikalarca beklemek zorunda kaldığım, ya da küçük bir marketin çardaktan yapılan korumalığının altında, fare ve birkaç hamam böceğiyle birlikte korunduğum oldu.

Grand Palace tapınağı ve ben


    Kokusuna, nemine, sıcağına, zaman zaman sokak aralarından ürkek burunlarını çıkaran farelerine, kaldırımda yürürken son anda üzerine basmamak için ayağımı yana çektiğim hamam böceklerine, Pattaya'nın sex turizmine, kedilerinin bizimki kadar güzel olmayışına, yedikleri ultra acılı yiyeceklerine vs... rağmen Thailand sanırım aradığım yer diyebilirim. Bilmiyorum bunu niye diyorum fakat, tanıdığım bir çok harbi gezginden de duyduğum fikirler bu doğrultuda.

Wat Aren nın bahçesinde bir Budist rahip (Bangkok)


    Dönüşüm, hüzünlüydü. Dünyanın bir ucunu geride bırakıyordum. Gidişler hep hüzünlü olmuştur benim için. En kötü günleri bile yaşasam, sıkılsam, nefret etsemde o içinde bulunduğum zamandan ve fakat sonunda bir zaman gelipte ayrılıyorsam eğer o yerden de, bilirim ki işte "zaman" kendisini yine hatırlatıyor. Yine gösteriyor kendisini üzerime çöken tüm ağırlığıyla. Zamanı hatırlamak, birşeylerin geçip gittiğini, geride kalanların olduğunu hatırlamak demektir benim için. Geride kalanların, şans eseri geldiğimiz şu dünyanda, bir daha asla yaşayamayacağımız, küçük anılar olduğunu bilirim.

"Tuk tuk" denilen taksiler ( Bangkok)


Tanıştığm insanlardan birkaçı ( Bangkok)



    Zaman akıyor. Tekrarları yok. Ama yine de tekrar görüşeceğiz Thailand.

Saturday, 21 July 2012

Cesaret

    Cesaret, birşeyi sürdürebilmenin mi adıdır, yoksa var olanı, sunulanı, çevreleyeni, sonlandırabilmeyi becermekle mi ilgilidir? 

    Özünü kaybetmemiş bir insan mı daha cesaretli olabilir, yoksa herşeyini kaybetmiş biri midir o kişi? 

    Ya da ne bileyim yaşam sevincimiz midir bizi gerçek cesarete yönelten, yoksa acılar, yıkımlar, öfkeler mi içimizdeki kabaran dalgalarla tüm şehri sular altında bırakabilecek cesareti veren? 

    Ya da herşeye rağmen yaşadım ben, diyebilmek midir cesaretin yorgun kolları, yoksa bir sabah, aniden, herşeyin yarım yamalak bırakıldığı, sessizce, ve gencecik ölebilmeyi başarmak mıdır?

Wednesday, 11 July 2012

Genç bir Kadın






    “Hainlerin olduğu bir dünyada aşktan söz edilemez” dedi genç kadın.

   “Sahte ile gerçek karşılaşmamalı, yokluğun bu olduğu bilinmeli” dedi genç kadın.

   “Ne gönül yol geçen hanı, ne de dergah… gelip gitmek, bilmezler ki ikisinde de günah” dedi genç kadın.

   “Toplumsal” dedi genç kadın.

    “Dokunsal” dedi genç kadın.

    “Hep ne istediğini bilmeyenlerle kesiştim” dedi genç kadın.

    “Aldatmak mı? Önce kendini aldatır insan” dedi genç kadın.

    “Kuşlar kanat çırparken ben kollarımı sallarım” dedi genç kadın.

    “Artık değiştim” dedi genç kadın.

    “Değişmeliyim” dedi genç kadın.

    “Değiştim mi?” dedi genç kadın.

    “Bir kahve içelim mi?” dedi genç kadın.

    “Gelsene” dedi genç kadın.

    “Güzelimdir” dedi genç kadın.

    “Bir kahve daha?” dedi genç kadın.

    “Ben böyleyim” dedi genç kadın.

    “Güle güle” dedi genç kadın.

    “Merhaba” dedi genç kadın.

    “Kahve?” dedi genç kadın.   


Thursday, 5 July 2012

Suç ve Çevre (sendika.org)




Suç nedir? Bir tepki midir? Özünde kişisel midir, yoksa toplumsal mıdır? Suç kime göre suçtur, kime göre değildir?

Yazım Sendika.org'da, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=46203

Thursday, 28 June 2012

Bilmiyorum





    Yıllarca yaşadıysan
    Sen de, o da, ya da bir başkası
    Ve bir o kadar daha da yaşayacaksan,
    Bu, hep, bir umudun vardır demektir

    Yani... Bir sandal düşün. Kırık dökük. Çivileri yerinden fırlamak üzere. Boyaları sökük. Ve gıcırdıyor olabildiğince. Islak, yer yer çürümeye de başlamış. Ve yapayalnızsın. Sağ avucunda küçücük pervaneli motor dümeni. Gidiyorsun. Saçlarında deniz suyu. Kabarıyor önünde dünya. Bir küçük yaşam. Bastığın sandalın su birikintisine dalmak. Gözlerin kocaman, nefesin kocaman. Nedir hala seni o dümeni tutmanı sağlayan. Ellerin titriyor be adam. Çenen titriyor. Bak yağmur da başladı. Üşüyeceksin.

Tuesday, 19 June 2012

Bulgakov - "Morfin" (OkurYatar)

  Fotoğraf, Bulgakov müzesinden

OkurYatar,

http://www.okuryatar.com/morfin-gonenc-kaytaz/







...

Bugün bir şey oldu





     Bugün bir şey oldu. Kedinin biri sanırım artık hayata karşı tüm iyi duygularını yitirdi. Daha yavruydu ve sevilmeyi, öpülmeyi, okşanmayı, yerde delice oynamayı buna karşılık ise kucakta bir bebek gibi uysallaşmayı sonsuzca severdi. Peşinizden ufacık gövdesiyle ve ayaklarıyla hoplaya hoplaya öyle bir gelirdi ki, dayanamaz “hayır seni bırakmıyorum. Şuraya gidip geleceğim sadece” der gibi onu elinize alır ve oracıkta tekrar sevmeye tekrar öpmeye başlardınız. Paçalarınızda dolaşır, yüzünüze bakar, sonra kendini sürter, ayakkabınızın yanına oturur ve etrafı izler, küçük bir harekelenmenizde hemen o da kalkar “Ben de geliyorum” der gibi önce size sonra da etrafa bakardı.

     Evimde beslediğim bir kedim olmasaydı onu kesin alırdım dediğim bu güzelim gri çizgili koyu kül renkli kedi, birileri tarafından dışlandı. Saldırdılar, pençeler yedi, yalnız bırakıldı karanlıklarda gecelerce... Ama tüm bunlara rağmen haftalarca içindeki sevgiyi, yakın durmayı, kendini sevdirmeyi bırakmadı. Sabah geldiğimi gördüğünde kücücük sevimli ayakları ile koşa koşa yanıma gelir hemen miyavlar, paçalarımda gezinir ve onu elime, kucağıma almam için iştahla hareketlenirdi. Karnının açlığı ya da tokluğu bu durumu asla değiştirmezdi. Her zaman içten içe yoğun bir yakınlık hissi ile doluydu.

     Bugün bir şey oldu. Daha sabahleyin geldiğimde farketmiştim üzerindeki tuhaflığı. Hayır yine de normaldi. Suç benimdi. Yemek vericektim fakat içeri sokmak istemiyorduk o saatlerde. Fakat koyu kül renkli bu yavru kedi her zamanki gibi içeri girmek istemişti. Çünkü içeride bizler vardık. Severdim, oynardık, yemek verirdik, güvende olurdu... Ama sokmadım içeriye. Bilmiyordum. Özür diliyorum. İçim acıyor. Ayağımla geçmesini engelledim. Kapının demirleri ile arasında kaldı. Sonra çektim. Anlamadı önce. Geri çekildi. Etrafına bakındı. “hayat böyle olamaz” der gibi bakındı. Sustu. Hiç bana bile bakmadı. Ve ben aptal gibi baktım durdum ona. Tonlarla et getirsem ne faydaydı artık. Uzaklaştı resmen yanımdan. Öteye gitti. Ama hiç bana baktığını bile hatırlamıyorum. Ufacık bir kedi daha ufacıkken, küçücükken, daha bugün, birden bire değişti o kedi. Korkuyor artık. Hiç ama hiç yaklaşıp sokulmuyor kimseye. Sevemiyorum. Elimi kanattı ilk defa bugün. Diklenip oradan oraya kaçışıp duruyor sürekli. Duydum ki birileri tekme atmış ona. Onun için gözlerim dolu şuan.

Monday, 28 May 2012

Edip Cansever'in Ölüm Yıldönümü. İyi ki yaşamış, iyi ki yazmışsın...






İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
İşte şu begonya, işte yalnızlık
İşte su damlacıklarıı, alnımda, kollarımda...
İşte yok oluşumdan doğan kent
Hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız
Ben dediğim kocaman bir oyuk
Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
Bir oyuk! Sofada, mutfakta, yatağımda
Yaşamayı tersten kolluyorum sanki
Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi
Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
İyi
Bugün pazartesi mi? Kapının, pencerenin durumu
Salıyı gösteriyor.

Monday, 14 May 2012

KAHVERANT




     Karanlık... Ilık bir Ağustos karanlığı; ahşap pencerelerinin arkasında gezinmekte. Kimisi ağız dolusu kahkahalı, kimisi uyuklamaklı, kimisi masaların altında gezinen çocuğundan yorulmuş, yanındakiyle kadınca sohpetli, kimisi dikkatlice olan biteni izlemekli, kimisi oynamaklı, kimisi çalmaklı, kimisi de toplamaklı.

    Metal uygarlıktan uzak mı uzak bir kasaba. Kahverengi kareli gömlekli, ahşap pencereli, taş döşemeli, azınlık şiveli, mas mavi bakışlı, kapkara saçlı, jargonlu, jambonlu, şaraplı, gözlüklü, uzun sakallı, uzun saçlı, eski, küçük bir otelin; sazlı ve gitarlı kahverantı.

    Kireç ışıklı ufak meydanında, birbirlerine yaklaşıp uzaklaşan insanlar. Biri yalnız, ayrı, agresif, somurtkan, ama onun da eğlendiği kesin. Ellerinde tuttuğu erinç dolu bardaklara vurarak eşlik eden iki neşeli, kilolu, mutlu kadın. Bakışları birbirinde, gülüşleri ise heryerde. Pencere kenarında, olan bitenden uzakta bir başka kadın. Çenesine dayadığı avucunun, uçlarından kadınca uzanan emektar parmakları üst dudağına oturmuş; seyir etmekte. Belki de etmemekte; öylece ufak kıpırtılara dalmış, hayata dair genel sorular sormakta. Göğsü meydana değenlerin ağzı kulaklarında, avuç içleri kavuşmakta; sırtı geceye yaslanmışlar ise gölgeli, düşünceli, ılgın. Falsolu notaların arasından acemice geçen bir çocuk yerini boşlarıyla değiştiriyor izmarit dolu kül tablaların. Sazın tellerinde ise, teslim olmuyor halil, kurşun saçıyor; hüzün yazılıyor mahpushanenin duvarlarına; aşılıyor sevgi duvarları; tokuşturuluyor Agop'un meyhanesinde kadehler... Ve bunları yapanlar, düşlerden küçük mü küçük, gece mi gece... Vakti miydi üstelik şimdi tüm bunların, köşedeki yüzünü arayan küçük ayakkabılı, küçük elli, yalnız bir çocuk için...


Notlar:

“Kahverant” uydurduğum bir kelimedir. Kahvehane ile restorantın sınıfsal içeriğinden hareketle, her iki kültürden alınan birer parçanın birleşimiyle ortaya çıkan “kahverant”, vurguyu, bu bir birinden farklı kültürlerin arabesk çakışmasında bulmaktadır.

Yağlı boya, Mehmet güleryüz'ün "Kır eğlencesi" adlı çalışmasıdır.


Uzun Hikaye'de
http://www.uzunhikaye.org/icerik/kahverant-1737





...

Tuesday, 8 May 2012

Vejetaryenliğe Dair (İnsanOkur)



   
    "Hayatınızda en son ne zaman bir alışkanlığınızdan vazgeçtiniz? Üstelik öyle büyük bir bahab anı falan da yaşamadan; yani hayatın günlük akışında, her şey normal ilerlemekteyken, içinizde, tanımlayamadığınız derinliklerinizden bir şeylerin sizi sessizce değiştirmiş olduğunu; -hem de bunu, üzerinden bir süre geçtikten sonra- fark ettiğiniz oldu mu hiç? ..."

İnsanOkur'da
http://www.insanokur.org/?p=37447



...

Monday, 30 April 2012

Yaşasın 1 Mayıs





Ve doğrulttu insan yüzünü topraktan gökyüzüne;
Titreyen dizleri, çatlamış avuçları, bulutlanmış gözleriyle

Ve çalındı kulağına uzak çığlıklar, hıçkırıklar, öfkeler;
dudaklarında, uçuşan saçlarında, kokusu esen rüzgarda.

Ve uzandı, ve dokundu, ve hissetti, ve üzüldü;
büyüdü göz bebekleri, büyüdü kalbi, büyüdü nefesi

Ve düşündü insan, sustu, hiç konuşmadı;
sonra inceldi bakışları; kıvrıldı alnı...

Ve bir ıslık, bir şarkı, bir aşaka çiçeği

tulu içinde yükseltti sıkılaşan parmaklarını

Ve işte o zaman sevdi, kızdı, düşledi, gülümsedi,
sarıldı, barıştı, kavuştu, birleşti, dans etti;
yürüdü, ve yine yürüdü...


Yaşasın 1 mayıs

Friday, 20 April 2012

(Tiyatro) Tarla Kuşuydu Juliet






Beğendiğim oyunlar dizisi. 


    Bir evin mutfağı, iki, birbirine girmiş insan, yükselen tartışma, birbirine karışan cümleler; fırlatılan nesneler, hakaretler; bağrışmalar… Zirvesinde aniden ağır bir ses duyulur. Işıklar titremeye, dumanlar tütmeye başlar mutfağın dört bir yanından. Tartışan iki insan ne olduğunu anlayamamış şaşkınlık, korku ve biraz da merakla mutfak masasına gerileyerek yaslanırlar. Hemen karşılarında, buz dolabı gürültüyle sallanmaya aralarından ağır ağır dumanlar fışkırtmaya başlamıştır. Sonunda kapı aniden açılır ve yoğun bir sis içinde “o” görünür: Shakespare…

    İşte; ingiliz diline ve edebiyatına, dünya edebiyatına, tiyatroya, felsefeye, ve daha aklıma gelmeyen bir çok alana, kattıklarıyla sayıları aşan, değeri biçilmez sanatçının o meşhur eserindeki, muhteşem, inanılmaz, yürek parçalayan, fırtınalar koparan “aşk”ı “Romeo ve juliet”i; iki aşığın ölümle sonuçlanmayıp hayata devam etmesi ve aradan otuz yıl geçmesi üzerine neler olabilire karşılık olarak cevaben Ephraim Kishon’un yazdığı harika komedi “Tarla Kuşuydu Juliet”.

    Ölmemişler, bir şekilde her ikisi de kurtulmuş, evlenmiş ve hatta bir “adet” kızları bile olmuştur. Aradan tam otuz yıl geçmiştir. Büyümüş, olgunlaşmış ve oldukça da asabi olmuşlardır. Birbirlerine karşı tahammül edemeyecek kadar nefret duymaktadırlar. O masalımsı aşkları bir buhar olup dağılmış ve hemen ardından, sivri uçlarıyla diken diken duran, ilk fırsatta birbirlerinden kurtulmak için türlü yollar düşünen, sürekli mirası aklından geçiren (Romeo), iki insan çıkıvermiştir. Her seferinde kavga, gürültü, dalaşma, tükürme, hakaret olağan yaşamlarının birer parçası halindedir üstelik. Ufacık bir sebep bile yeter tüm bunların ardı ardına bir çığ gibi aralarında patlamasına. Tencereler uçuşabilir, elma kabukları yerlere fırlatılabilir, musluktan akan suyu birbirlerine karşı bile kullanabilirler… İşten gelen Romeo’ya “merhaba” demediği için de olabilirdi bu, pazara giden Juliet’in Romeo’ya bulaşıkları yıkamasını emretmesiyle de; ötenin tarla kuşu mu yoksa bülbül mü olduğunda da olabilirdi, ya da kızlarının neden asi bir Rock’çı olduğu konusunda tartışırken de…

    Shakespare, mezarında ters döner. Çıldırır, inanamaz, yüreği dayanamaz buna. Onun yarattığı yüce Romeo ve Juliet ne haldedir, nasıl olmuştur; bunu istememiştir; bu belki de başına gelebilecek en kötü şeydir onun için. Ve yarattığı kahramanlarla hesaplaşmak için Shakespare sonunda geri dönmüştür.

    Oyun, bir komedi olmakla birlikte müzikalliğiyle de inanılmaz bir eserdir. Acı bir gerçekliği böylesine muhteşem, ses, sahne performansı, oyunculuk, ve müzikleriyle komedi halinde sunan oyunun yazarı (Ephraim Kishon); Yöneten ve oynayan, Engin Alkan; oyuncular, Sevinç Erbulak, Çağlar Çorumlu, Ve murat Bavli, büyük teşekkürleri hak etmektedir.


Önemli not:

   Bu arada, şehir tiyatroları üzerinde kabul edilemez bir devlet baskısı yaşanmaktadır. Tiyatronun yönetim kadrosunu adeta sanatçıların elinden alıp belediye bürokratlarına devredilmek istenmektedir. Karartılmaya, yok edilmeye çalışılan şehir tiyatrolarına yapılan bu saldırı, toplum ve kuruluşları üzerinde mevcut hükümetin merkezileşmeye devam ederek, özgür ve eleştirel düşüncenin önünün kapatılması sürecine bir yenisini daha eklemiş olmaktadır. Bu sevimsiz durum ne kadar can sıksa da sadece “seyirci” kalmayı gerektirmemekte olduğunu düşünmekteyim efendim.

Saturday, 14 April 2012

Bir insanın derdi




    Nedir arkadaş bu insanın derdi? Hayır, öyle, toplum falan deyip de genelle de bir işim yok. İnsan ya! İnsan en fazla bir dir. Nedir arkadaş derdin? “Bir” kişi, sana diyorum, evet. Hiç ses işitmez misin sen? 

    O kadar, yüründü, takla atıldı, sıçrandı, düşüldü, ne bileyim eller ağız kenarlarını kapatıp boğazlar patlatıldı, ya da tuvalet, evet, o kadar tuvalet yapıldı arkadaş. On binlerce yıl bu ya! Kolay mı? On binlerce yıl yapılır mı bu? 

    Hatta s*ktir et onları sevgili insan, O kadar susuldu ya! Uyundu mesela, denizin altında nefes tutuldu, kocaman taş parçalarıyla bile yapıldı bu. Ee? Kocaman gözlerle -ki asla bakmak istemem- ne, ne diyosun yani? Yani, diyorum ki, nedir bu kunduzculuk meselesi?

     Meyve yendi, çiçek yendi, et yendi, ne bileyim böcek bile yendi. Yediğinden bu, kesin bak. Başka ne olabilir ki arkadaş? Kunduzdan gelmediğimize göre?! Anlaşılmıyorsun yani anladın mı? 

    İki kere iki yazan bir kapı görsen ne dersin mesela? İki? Tabiki de üç. Çıldıracağım. Uzak durun. Anladın mı? Uzak dur. Bir insan, bir insandan uzak durabilmeli. Hatta tanımamalı. Hiç hemde. E bu kadar demir yığını varken toprağın altında, tabiki de pusula dikinin doğrultusunu gösterecek. 



Friday, 13 April 2012

Franz KAFKA "Bir Açlık Sanatçısı" (İnsanOkur)




 İnsanokur'da yayınlanmıştır.
 http://www.insanokur.org/?p=36934



...

Friday, 30 March 2012

Saadet Partisi'nin Pembe Otobüs'ü (Sendika.org)




Sendika.org'da yayınlanmıştır.



    Efendim, bir kaç gün önce işten çıkıp Mecidiyeköy metrobüsüne binmek üzere yürüyordum ki, bir pankart gözüme istemeden ilişmiş ve ikinci kez dönüp bakmama sebep olmuştu. Açıkçası anlayamamıştım ilk bakışımda. Ama farklı bir şey dikkatimi çekmişti. Dikkatlice göz gezdirdim, üzerindeki resmi inceledim ve yazılan yazıyı hızlıca okumaya çalıştım. Pankart, Saadet Partisi’nin şu “pembe otobüs kampanyası” ile ilgiliydi. Kampanya, yalnızca kadınlara hizmet edecek, onları taşıyacak, bir yerden bir başka yere götürecek “özel” otobüsler tahsil edilip taşımacılıkta bir “yenilik”, bir “temiz toplum” yaratmayı amaçlamaktaydı. Çok uzatmak istemiyorum. Kadınların gördüğü taciz, şiddet, hakaret vb olumsuzluklar karşısında üretilen ve çözüm diye sunulan bu olgunun, bu biçimin, bu tarzın; ne toplumların binlerce yıllık tarihinden, ne insanın insan/birey olma/olabilme çizgilerinden, ne insan hakları, kadın hakları, ezilen hakları ve benzerinden, ne de eşitlikten ve özgürlükten nasibini aldığını, bilinç(sizliğ)in zihin(sizliğ)in bir ürünü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Pembe otobüslerin bir çözüm diye sunulduğu ülkemizin bir nevi “erkek” partisi yöneticileri, içgüdüsel aitliklerinin ve bunun uzantısı olan çöl hukuklarının, bin yıllardır lastiği kopmuş ve boşa dönen bir sargı tekeri gibi tekrar edip durmasını tahlil edemeyecek kadar başka dünyalarda yaşamaktadır. Bu durum, kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla, yaşlısıyla, ölüsüyle, canlısıyla , insan denen varlığın özünü ve tüm doğasını anlayamamaları sonucuna götürmektedir.

      Eğer toplumda yaşanan problemler için bir çözüm arayışı içersindeysek, bunu önce anlamak ve sonra yine anlamaktan başlamamız gerekmektedir. Tarihten de biliyoruz ki, toplumları hizaya getirmeye çalışanlar, yasakları ve otoriteyi sonuna kadar kullanmış, yeri geldiğinde bu hizaya uymayanlar asılmış, yok edilmiş, tecrit edilmiş, hapse tıkılmıştır. Binlerce örnek sayılır efendim bu uygulamalara örnek olarak. Fakat eğer tarihin tüm bu karanlık uygulamaları neyi başarmıştır dersek, şunu söyleyebiliriz sanırım: Yasaklar ve otorite ile hizaya getirilmeye çalışılan insan ve insan toplulukları, kişinin ya da toplumun insan olma özelliklerinde gerilemeye yol açmaktadır. Kişiliksizleşme, düşünme ve analiz yeteneğinde gerileme, hayatı basit algılama, kendi ayakları üzerinde duramama ya da son derece vahşileşmiş bir insan (toplum) tipi, bu sürecin örnek sonuçlarındandır.     İnsan (toplum) düşünen ve psikolojisi olan bir varlıktır. Dayanışma, özgüven, kararlarında tutarlılık, düşüncede özgürlük ve özerklik, mantıksal ve duygusal kompleksleri çözümleyebilme, estetik algı, tercihlerde kararlılık diye sıralayabileceğimiz sağlıklı insan prototipi, dışarıdan karşılaştığı korku, şiddet ve yasaklamalar karşısında kırılmakta, erimekte ve yok olmaktadır. Konumuzla ne ilgisi var dersek eğer, çözüm için getirilen sorunu biraz açarsak sanırım ilgililiğine de ışık tutmuş olacağız. “Pembe otobüs “ dediğimiz şey aslında kadını erkekten korumamaktadır. Sağlıksızlaşmış insanlar topluluğu tam da bu nokta yüzünden sağlıksızlaşmışlardır aslına bakılırsa. (illa biri korunacaksa erkeği kadından uzaklaştırmak olmalıdır bu, çünkü zarar erkekten doğmaktadır) Yani, taciz ve erkekten korunmak diye yola çıkılan bu çözüm(süzlük) sınırlarla ayrılmış dünyanın korku ve otorite kavramları ile ilgilidir. Fakat tekrar çözüm olarak aynı anahtarlar denenmeye çalışılmakta ve tekrar ve tekrar denenmektedir. Bu tekrarlılık, yukarıda belirttiğim gibi bin yıllarca denenmiş ve sonuçlarını da açıkça tarihten görmüşüzdür. Sadede gelirsek, “Pembe otobüs” ün aldatıcı “pembe”liğinin arkasında kadının “kara” olan çarşafa sokulması gibi bir temelden beslendiğini söylemek herhalde çok abartılı düşmeyecektir. Çünkü mantık her ikisinde de aynıdır. Ve çözüm olarak da birbirine sıkıca bağlıdırlar. Kadının sınırlarını daraltarak kadını korumayı (ki korumak değildir bu) düşünmektedir. Bu sınırlar daraldıkça da psikolojik bozulma sebebiyle insan bir sonraki daralmayı tekrar isteyebilecek hale getirilmektedir. Daraldıkça daralan sınırlar ise -tekrar edersek- insanın kişiliksizleşmesine ve ruhsal olgunluğa erişememesine yoş açmaktadır. Bir yandan da vahşileşme, toplumda hoşgörüsüzlüğün artması, şiddete eğilimin yükselmesi gibi büyük problemlerle de karşılaşmaması olasılık bile değildir. Bir başka örnek vermek gerekirse, “Pembe otobüs” denilen uygulama önerisinin uygulanmaya başlandığını düşünelim. Şöyle bir problem de çıkıverecektir karşımıza: “Pembe otobüs”lere binen kadınlar ile binmeyen kadınlar…” “Pembe otobüs”lere binmeyen kadınlara bakış, onları algılayış belirlenecek, düşüncede gezdirilen fanteziler gibi saçma sapan kalıplar bir anda tavan yapacak ve bu durumda erkek tarafından daha da yükselen bu psikolojik tehdit karşısında kadınlar hayat içerisindeki sınırlarında bir başka daralma ve küçülme ile karşı karşıya kalacaklardır. “Pembe otobüs”lere binmeyenler direk bu korkuyu yaşarken, binenler de dolaylı olarak tekrar tekrar yaşayacaklardır. Böylece korku korkuyu doğuracak ve gittikçe genişleyen (özgürlük sınırlarını da daraltan) bir toplumsal bunalıma doğru evrilecektir.
 
    İnsan ve toplum hakkında çözümler bulmaya çalışanların, önce korkuyu, korku psikolojisini ve onun ruhta yarattığı tahribi anlamaları, bilmeleri gerekmektedir. İnsanı anlamak, geniş bir sosyo-kültürel/tarih/biyoloji/psikoloji bilgi birikimlerinden haberdar olmakla, haberdar olmak da yetmez, bunları derinlemesine bilmekle elde edilir. Toplumu yönlendirmeye çalışanlar, onu hizaya sokmaya çalışanlar, insan doğasına aykırı istekleri ile insanın birey olabilme yolunun önüne set çekmiş olmaktadır. Bu istekleri elbette ki korkuyla ve otoriteyle büyümüş beyin fonksiyonlarından kaynaklanmaktadır. “En çok ezen, en çok ezilen kişidir” sözü burada anlam kazanmaktadır. İnsanların özgürce yaşayabilecekleri bir dünya/toplum tahayyül edemeyenler, bunu reddedenler, tehlike olarak görenler, kendi hayatlarındaki kişi tapınmacılıklarından, kahramanlarından, merkezi/idealist/pramidal toplum/parti anlayışlarından, itaat kültürlerinden kolayca anlaşılmaktadır. Saygı sınırlarında özgür ve özerk bireyler, dayanışmacı ve hiyerarşisiz bir toplum, sağlıklı toplum, sağlıklı psikoloji, korkusuz, özgüvenli, önyargısız, hoş görülü bir toplum, sanırım insana dair “iyi” olgulardır.

     Ve son bir şey daha, –gerçi, ayrı bir yazının konusu olabilirdi belki bu- piyasacı ekonomi meselesinin de, birey üzerinde bir başka baskı aracı olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Yalnızlaşan, bencilleşen, sevgisizleşen, ötekileştiren, metalaşan, kendisini sürekli bir rekabet ve yarış dünyası içerisinde bulan, bu sebeple de iç ve dış dünyasına karşı yabancılaşmış, tümden bir nevrotikleşmeye doğru itilen toplumun bireyleri bu mekanizmada da büyük bir otorite ile karşılaşmaktadırlar. Bu otorite her yanını sarmış bireyde geniş bir korku üretmektedir. Öyle bir korkudur ki bu, birbirlerine karşı diken üzerinde duran toplumun bu bireyleri, sistem tarafından üretilen “model insan” halüsinasyonunu, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, her karşılaşmalarında birbirlerine karşı yaşatmakta ve yansıtmaktadır. İnsanın evrimsel süreçte ayakta kalmasını sağlayan onun dayanışmacı/sosyal özelliği, piyasacı ekonominin şekillendirdiği bu kültür biçimi içerisinde toplumda -burada da- sağlıksız davranışlara, tahammülsüzlüğe, hoşgörüsüzlüğe, nedeni bilinmez huzursuzluklara, belli başlı migrenlere, takıntılara, biyolojiye de yansıyabilen rahatsızlıklara, yani en genel tanımı ile ruhsal/nevrotik bozukluklara sebep olmaktadır. Bu yüzden, çöl hukukunun insanda yarattığı derin ruhsal sorunlar karşısında modern kapitalist mekanizmanın da ucu gözükmeyen problemlerinin varlığını görebilmemiz, yanlış tarafa yaslanma ihtimalini hatırlatmaktadır.

     Güzel ve sevgi dolu bir yaşamın eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya mekanizması ile sıkı sıkıya bağlı olduğu/olabileceği bilinci, inancı ve mücadelesiyle…

Friday, 23 March 2012

Bir Pandomim Oyunu






    Yıllar evvel davet üzerine Üsküdar şehir tiyatrosunda gerçekleştrilecek bir pandomim oyununa gitmiştim. Oyunu sergileyen Rus asıllı sanatçı, tüm dünyayı gezmekte ve bir çok ülkede de sahne almaktaydı. Oyuncunun Türkiye'li Mim sanatçılarla olan iletişimi sayesinde, buraya, Türkiye'ye de gelmiş, biz de bu güzel fırsatı (şans eseri de olsa) kaçırmamış ve koltuklarımızda yerlerimizi almıştık.

    Oyun farklı farklı bir çok öyküden oluşmaktaydı. Hepsini anlatmayacağım tabi fakat içlerinde bir tanesi vardı ki aklımda hala yer etmektedir. Yukarıda zar zor bulduğum resim ( nekadar kadın da olsa) tam da öykünün görsel ana temasını oluşturmaktadır. Öykü bir tren istasyonun geçiyor. Bir Adam bir şehri ve yaşayanlarını tümüyle geride bırakmak istemektedir. O yüzden bir gece yarısı seferine aldığı biletiyle istasyona gelir ve beklemeye başlar treni. Beklemektedir fakat ilginç bir olaya da tanık olacaktır Adam birazdan. Hatta tanık olmayıp direk kendi yaşayacaktır o olayı. O olay gerçek olabilir miydi? Gerçek olabilirdi. Hiç yaşanmamışta olabilirdi yani bir hayal ya da bir sanrı... Bilemiyorum. O da bilemedi zaten...

    İşte öykü,


    Bir tren istasyonu... Chopin'nin müthiş "Nocturne" eserlerinden biri ( ya da sanırım beethoven'nın Piano Sonata No. 14 in C sharp minor'u idi) ile karanlık sahne başlıyor. Bir ışık, ayaklı boş palto askılığı göstermekte. Ardından Adam elinde tuttuğu bavulu ile sahnede beliriyor. Anlıyoruz ki bir yolculuk olacak; trene binip bıracak geridekileri. Askılığın biraz ötesinde durup bavulunu yere bırakıyor ve beklemeye başlıyor Adam. Etrafı izlemeye koyuluyor. Muhtemelen aklında "gitme"nin buruk acısı, hüznü dolaşmakta. Çalan müzik de ancak buna işaret edebilirdi çünkü. Bırakmak istememekte Adam. Belki deİstemediği ama zorunda olduğu bir yolculuğa çıkmakta. Yapmak zorunda olduğu bu yolculuğa ancak bir kaçış denebilir ki soğuk bir gece yarısı istasyonda öylece trenin gelmesini beklemek, beklememekle ya da beklemeyi istememekle neredeyse eşdeğer olabilmekteydi. Belki de çözümün tüm yollarının sonucunu gitmek fikri ile somutlaştırdığı aklında, yalnızca bir esere bakar gibi izlemekteydi geridekilerini. Ama ne olursa olsun o Adam o istasyonda gitme kararını çoktan vermiş halde beklemekte ve birazdan gelecek olan trene binip belki de vedalaşmasını da gerçekleştirecekti sonunda.

    Ayakta duran boş Palto askılığına takılır gözleri. Henüz oturduğu bavulundan kalkıp yaklaşır palto askılığına. Yaklaşır ve durur. Bakar. Aklına nereden düştüğünü bilmeden hızlıca kendi başındaki fötr şapkayı çıkarıp askılığın en tepesine asıverir. Ardından da üzerindeki paltoyu çıkarıp askılığa giydirir. İzler önce. Uzaklaşır biraz. Sonra tekrar yakınlaşır. Sonra uzatır bir elini. Dokunur. Okşar. Ve diğer elini uzatır... Paltoya sarılıverir aniden. Öylece dururlar. Sonra, hiç yabancı gelmediği bir elin paltodan ona uzanıp sarılışını hisseder. Bir sevdiğinindir belkide o el. Ya da artık sevmediğinin... Sıkıca bir sarılmadır bu. Sırtlar okşanır üzülme der gibi. Ya da gitme der gibi... Sonra palto diğer kolunu da uzatır. İki elle sarılmaktadırlar artık birbirlerine. Kollarının sarış biçimlerini değiştirirler zaman zaman. Bazen sıkı, bazen yumuşak, bazen uzak, bazen yakın, bazen durgun ve dinler halde, bazen de heyecanlı, fırtına dolu...

   Düşer Adam. Tutunur paltonun eteklerine. Yüzünü gömer. Ve ağlar. Sonra durulur. Susar. Yüzünü kaldırır. Ayağa kalkar. Tekrar sarılır. Ve tekrar.

    Trenin siren sesleri duyulur. Adam şaşırır. Geri çekilir. İzler karşısındakini. Dokunur son kez. Ve yavaşça alır paltosunu. İnanamaz. O kadar çok gerçekçiydi ki biraz önce yaşadıkları... Elini geçirir ağır ağır paltosunun kolundan. Kendi elini görünce irkilir hafifçe. Ardından da diğer elini geçirir. İzler kendini üstten. Şapkasına uzanır sonra. Onu da alır; ve başına koyar.

    Tren tüm gürültüsüyle gelmiştir artık. Ama Adam gitmek istemez sanki. Ya da kalmayı... Tren hemen karşısında beklemektedir. Bir karar vermesi gerekmektedir. Ya gidecektir, ya da kalacak... Bekler; düşünür. Aniden uzanır o an da üzerindeki paltosuna; ve çıkarır. Askılığa döner ve koyar üzerine ilk yaptığı gibi. Sonrada şapkasını bırakıverir üzerine. Bavuluna yürür hızlıca. Kavrar eliyle sapını. Doğrulur ve trene yönelip yürümeye başlar. Sonra aniden durur ve geriye uzanır gözleriyle son kez askıda durana doğru. Bakar. İzler bir süre. Ardından Trene döner tekrar. Yürür, hızlanır ve biner sonunda. Biner binmez gürültüyle kalkar tren. Uzaklaşmaktadır artık Adam. Gitmektedir. Son vedasını yapmıştır. Hem de uzun uzun. Belki de kısacıktı. Ama bırakmak istediği her ne ya da kimse, hepsini ve herşeyi, önceden planladığı gibi, bırakarak yapmıştır bunu.




...

Thursday, 22 March 2012

Beklemek








    Günlerce burada bekleyebilirim. Haftalarca, hatta yıllarca... Unutulmuş duvar lambasından, uçları kararan silik kirli kırmızının yayıldığı bu ufak koridorda öylece bekleyebilirim. Yağlı kalın kumaştan yapılmış; kim bilir ilk zamanları bir gelin gibi poz veren; ama artık soluklaşmış, diriliği kalmamış, duvardaki lambanın üzerine gölgeler düşürdüğü pembe kruvaze perde ile; kolları pas tutmuş, yaşlı cildi çizgi çizgi soyulmuş eski pencerenin sırtını döndüğü; yer yer soyulmuş, koyulaşmış açık kırmızı soğuk duvarların; gömülü ucuz mahremiyet kapılarına dokunmadan; burada, yanıtlanmamış arafta; kimliksiz yalnızlıkta; yıkanmamak şartıyla; ilenmeden, ve ağlamadan bekleyebilirim; haftalarca, hatta yıllarca...



...

Tuesday, 20 March 2012

Yatak






      Sessizlikte birkaç derin nefesin nesi varmış ki.
     Basmışımdır küllüğe; bitmiş, dönmüş,
     büzülmüşüzdür bir zaman sonra da
     şilte uçlarına; kıpırtısız, iyi geceler'siz, fecire.




...

Tuesday, 13 March 2012

Diyalog






    "Canım"
    "Canım"
    "Tek sorum var. Benle yaşlanmak istiyor musun?... Tek cevap..."
    "Evet, tek cevap: İstiyorum"
    "Bende istiyorum"
    "O zaman susalım sadece"
    "Şuan susalım"
    "..."
    "Seviyor musun?"
    "Elbette..."
    "Bende..."





...

Friday, 24 February 2012

İskender Pala ve Tiyatro tartışması







  İskender Pala, Zaman gazetesinde yazdığı bir yazıyla Fikret Başkaya'nın benzer deyimi ile söylersek: "Üniversiteler evrensel beyin yetiştirmek zorundadr, Piyasacı öğrenim bunun önünde engeldir." kalıbına tam oturmuştur.

 Yazıyı okuduğumda, ne söyleyeyim gerçekten şaşırdım. Yazı, bu aralar şehir tiyatrolarında gösterilen "Günlük müstehcen sırlar" adlı oyun üzerine. İskender Pala bildiğiniz gibi edebiyat prof. dür. Divan edebiyatı dalında da oldukça iyidir. Yalnız "Günlük müstehcen sırlar" adlı tiyatro oyununu neden böylesine aşağılarcasına laf yağmurna tutmuştur? bilemedik desem yalan olur. Bakalım ne demiş İskender pala,

    "Elbette müstehcenlik diz boyu, ama içinde seyirciyi ilgilendirecek ne bir hayat dersi, ne bir erdem, ne de tiyatronun genel amacına yönelik bir toplum eleştirisi var. Eğer bu oyunun amacı seyirciye teşhircilik hakkında hayat dersi vermek ise buna devlet parasıyla bayağılıktan başka ne denir? Seyirciye hakaret de cabası. Peki repertuarın diğer oyunlarındaki % 80 cinsel sululuk ve müstehcenliklere ne demeli?"

    UNESCO’nun sivil toplum kuruluşlarının başında yer alan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin (IATC) Türkiye Merkezi (TEB) Başkanı Üstün Akmen ve Tiyatro oyuncuları bu haksız eleştriyi kınadıkların açıkladılar ve muhsin ertuğrul önünde bir protesto gerçekleştirdiler.

    Yazının başında Fikret başkaya!nın benzer bir deyimini söyledim. Onun haricinde İskender pala bildiğiniz üzere muhafazakar bir çevreden gelmektedir.

    Bunlarn hepsini birleştirdiğinizde, sınırları hemen ortaya çıkan bir organik yapıyı oluşturmuş oluyorsunuz. "Günlük müstehcen sırlar" piyasacı muhafazakar dünyanın nefretle irkildiği Putlar kıran, ezberler bozan iki büyük ismin sahnede sergilendiği, düşüncelerini tartıştığı içinde komediyi de barndıran, yoğun felsefi tartışmalarla süren keyfli, düşündürücü, uyadırıcı bir oyun.

    İskender Pala neden rahatsız olmuş acaba. Oyundaki cinsel (ki oyunda gerçekliği de olmayan) bir öge mi rahatsız ediyor? Bu kadar sığmıdır kendisi? Bu kadar yüzeysel, bu kadar anlatılmak istenene odaklanamayacak ya da kavrayamayacak kadar sanattan yoksu mudur? Nedir onu, oyunun içeriğini bile toplumsal ders vemiyor diye eleştiren düşünce şematiği?

    İskender Pala, aynı yazısında sanatta özgür düşünceyi savunduğunu söylemiş. Anlıyorum ki "Günlük müstehcen sırlar" oyunu İskender Pala'ya biraz ağır gelmiş. Çünkü İskender Pala'nın asıl korkusu, oyun, sanatı aşıp tüm dünyayı hareketlendirmek, özgürlüğü sadece sanatta değil, gerçek dünyada da yani ekmeğin paylaşımında, sevgide ve aşkta da istediği, hedeflediği içindir. Kendi inandığı idealler kibir, otorite ve yasakçı temellere dayanabilir, fakat "Günlük müstehcen sırlar" dünyayı özgürlük adına değiştirmek için yola çıkan sanatın, bilimin ve felsefenin oynudur.

(Tiyatro) ROSENBERGLER ÖLMEMELİ



Beğendiğim oyunlar dizisi,



    "Dünya bir Komünizm tehlikesi altındadır ve ne yapıp edip bu şeytani illetten bir an evvel kurtulmalı, görüldüğü yerde başı ezilmelidir."


     Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) tüm dünyada başlattığı bu Komünizm avı 1950'li yılların başında Amerika'da yaşayan Ethel ve Julius Rosenberg ailesine de vurmuştu. Orta sınıf bir aile olan Rosenberglerin suçlandıkları konu, ABD'nin atom bombası projesini Sovyetler Birliğine gizlice göndermesi iddaasıydı.


    Rosenbergler ölmemeli, Devletin başında konuşlanmış siyasal-askeri aygıtın, kendi iktidarlıklarnın devamlılığı ve uluslararası kapitalizmin mutlak çıkarlarının öncelik olduğu sıcak bir amosferde geçmektedir.


    "Dünya bir komünizm tehlikesi altındadır." ABD çıkışlı bu cümle, Komünizm'in mevcut ekonomi-politiğe doğrultuğu silahın, ve bunun yankı bulduğu toplumsal yükselişinden kaynaklanmaktaydı. "Dünya tehlike altında..." tümcesi aslında uluslar arası Kapitalizmin tehlike altında olması sebebiyleydi.


    "Sovyetlere projeyi verip vermedikleri değil, Komünist olup olmadıklarıdır asıl önemli olan" FBI görevlisinin Rosenbergler ile ilgili bu cümleyi söylemişti.


    ABD başkanının yukarda örneğini verdiğim halka sesleniş konuşmaları, halkı yanına çekme adına toplumsal psikolojik korku politikasını işlemekteydi. Bu da halkı polisleştirmeye itme çözümünde yatmaktaydı.


    "Bizi bombalıyacaklar, hepimizi öldürecekler, ama bunlara gücü yetmez, ABD devleti halkıyla temelleri güçlü ve yenilmezdir, uyanık olun, bunlara göz açtırmayın, bizi bölemezler, ihbar edin, Rosenbergleri elektrikli sandalyeye göndereceğiz, ABD devleti sizle gurur duyuyor, 49 yıldızlı bayrağımız daima dalgalanacaktır."


   ABD başkanının bu sözlerinde Devlet, korku yaydığı bu taktik ile farklılıkların ve çeşitliliklerin susturulmasını, her türlü demokratik talepleri, eleştirileri, solcu kimlikleri, tüm muhalefetin baskı altına alınmasını; ABD hükümetinin düşünceleri dışında başka hiç bir düşünceye izin verilmemesini; Devlet, gizli cinayetleri, işkenceleri ve söylemleri ile sağlamaktaydı.


    Rosenbergler mahkemedeki tüm haklı savunmalarına rağmen sonunda idam edilir. FBI polisinin bile dayanamayıp kurtulmasını istediği Rosenbergler, birbirlerine duyduğu sevgiyi ve birlikte (eğer idam edilmeselerdi) yapmak istedikleri küçük hayallerinden bahsettiklerinde idam saatlerinin sonlarına yaklaşılmış ve oyunun da sonuna gelinmişti.


    Oyun, iktidar ve rekabetin savaşı yükselttiği ve eşitliğe, barışa her seferinde darbe vurduğu dünyamızda, işlediği konu ve etkileyici bitiş selamının da buna özel tasarlandığı "Rosenbergler Ölmemeli" izleyenleri güzel bir tiyatro sanatı ve felsefi perspektif duygalarıyla uğurladı.


       Oyun bittiğinde oyuncular ilk kez karşılaştığım bir selamlama ile bizleri uğurladılar. Selamlama, önce sessizce perdenin son sahnede kapanıp tekrar açılmasıyla başladı. Perde tekrar açıldığında tüm oyuncular perdenin arkasında beklemediğimiz bitiş için dizilmişlerdi. Sonra yükselen alkışlar eşliğinde tümü el ele sahne başına kadar yürüdüler. Sahnenin başında dizili duran oyuncular, selam verecek oyuncuların bir kaç adım öne çıkması gereken durumunda, -verdiği inanılmaz mesajda- aksine diğer tüm oyuncular bir adım geriye gidip selamlanacak oyucuları ortaya çıkardı.


    Rosenbergler Ölmemeli, mutlaka görülmesi gereken iyi bir "tiyatro" oyunudur.

Thursday, 2 February 2012

(Tiyatro) Vahşet Tanrısı




Beğendiğim oyunlar dizisi...




    Dizi oyuncularının varlığından mıdır, aile hayatını işlediğinden midir, yoksa sanatsal kaygıdan mıdır, haftalarca tam dolu oynamasına sebep? Emin değilim ama "Vahşet Tanrısı" kanımca görülmesi gereken derinlikli; içerisinde komedi barındıran, ciddileşen, konuşan, tartışan sonra kavga eden iki birbirine yabancı ailenin ufak bir öyküsü.

    Aileler birbirine yabancı iki "modern" bir ailedir. Oğullarının kavga edip biri diğerini yaralaması sonucu bir araya gelmiş ve anlaşmaya çalışmaktadırlar. Anlaşma süreci aslında öykünün tam da ana göbeği. Çünkü bir araya gelen iki aile, arkasında toplumsal bir tartışmayı da açmış oluyor. Bu tartışma bastırılmış duygulardan, yansıtılan duygulara kadar geniş bir yelpazede gidip gelmektedir.

    Birbirleriyle medeni bir anlaşma noktasıyla başlayan iki ailenin ortak noktada buluşma çabası; zaman ilerledikçe anlaşmazlığa varması, karmaşıklaşması ve hatta zaman zaman vahşileşmeleriyle de devam etmektedir. İki ailenin içtikleri rom ile de gittikçe sarhoş olmaları, aralarındaki vahşileşmelerininde bir sebebi olmaktadır. İçkinin bastırılmış duyguları ortaya çıkarma başarısı aslında tam da vahşileşmelerinin sebebi denemez. Burada iş, ayıkken çözümsüz bir hal alan anlaşma zorlukları, sarhoş olmalarının bir sebebi de diyebiliriz. Yani sarhoşluk çözümsüzlüğün bir sonucu olmaktadır.

    Ama benim en çok ilgimi çeken noktalar, karekterlerin aralarında geçen konu dışı diyalogları idi. Çok başarılı bir şekilde işlenen bu kısa gündelik, fesefi diyalogları, ana konudan bir sapma ya da kayma olarak mı okumak gerekir, yoksa tam tersine ana konunun içersinde, ona dahil bir bütün olarak mı okumak gerekir? Örneğin bir sahnede aile kavramını sorgulayan ufak bir diyalog belki de bize ikinci sorunun cevabına işaret ediyordur. Ya da evlerine misafir ettikleri aileye, ev sahibi kadının yaptığı elmalı ve armutlu kekin tarifi ve bu kekin güzelliği üzerine dönen kısa diyaloglarda birinci sorumuza mı işaret ediyor? (Elma ve armut da ayrı bir tartışmadır)Peki döven çocuğun ailesinden, baba karekterin sürekli cep telefonunun çalması ve sohpeti bozmasına ne demeli? Bence bu direk ikinci soruya işaret.

    Nasıl okunursa okunsun, iki medeni ailenin çocuklarının birbirlerine karşı uyguladığı şiddeti çözme girişimleri ne yazık ki sonuçsuz kalmaktadır. Bu, insanların birbirlerine fazlaca uzak düşmesi, fazlaca yoğun iş tempoları, fazla bireycilik, bastırılmış fazlaca duygular, ilgi alanlarının (ki bu sanat da dahildir) fazlaca içine girilen kapalı bir odada yapılması, belki de bunların hepsi bir medeniyet krizine işarettir. E tabi bunu sorgulayan yazar bir özeleştri bağlamında yapmaktadır. Bize de izlemek, değerlendirmek hatta aklımızın bir köşesinde tutmak ve böyle hoş bir sanat eserinden ruhumuzu estetize etmek kalıyor.