Friday, 24 February 2012

İskender Pala ve Tiyatro tartışması







  İskender Pala, Zaman gazetesinde yazdığı bir yazıyla Fikret Başkaya'nın benzer deyimi ile söylersek: "Üniversiteler evrensel beyin yetiştirmek zorundadr, Piyasacı öğrenim bunun önünde engeldir." kalıbına tam oturmuştur.

 Yazıyı okuduğumda, ne söyleyeyim gerçekten şaşırdım. Yazı, bu aralar şehir tiyatrolarında gösterilen "Günlük müstehcen sırlar" adlı oyun üzerine. İskender Pala bildiğiniz gibi edebiyat prof. dür. Divan edebiyatı dalında da oldukça iyidir. Yalnız "Günlük müstehcen sırlar" adlı tiyatro oyununu neden böylesine aşağılarcasına laf yağmurna tutmuştur? bilemedik desem yalan olur. Bakalım ne demiş İskender pala,

    "Elbette müstehcenlik diz boyu, ama içinde seyirciyi ilgilendirecek ne bir hayat dersi, ne bir erdem, ne de tiyatronun genel amacına yönelik bir toplum eleştirisi var. Eğer bu oyunun amacı seyirciye teşhircilik hakkında hayat dersi vermek ise buna devlet parasıyla bayağılıktan başka ne denir? Seyirciye hakaret de cabası. Peki repertuarın diğer oyunlarındaki % 80 cinsel sululuk ve müstehcenliklere ne demeli?"

    UNESCO’nun sivil toplum kuruluşlarının başında yer alan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin (IATC) Türkiye Merkezi (TEB) Başkanı Üstün Akmen ve Tiyatro oyuncuları bu haksız eleştriyi kınadıkların açıkladılar ve muhsin ertuğrul önünde bir protesto gerçekleştirdiler.

    Yazının başında Fikret başkaya!nın benzer bir deyimini söyledim. Onun haricinde İskender pala bildiğiniz üzere muhafazakar bir çevreden gelmektedir.

    Bunlarn hepsini birleştirdiğinizde, sınırları hemen ortaya çıkan bir organik yapıyı oluşturmuş oluyorsunuz. "Günlük müstehcen sırlar" piyasacı muhafazakar dünyanın nefretle irkildiği Putlar kıran, ezberler bozan iki büyük ismin sahnede sergilendiği, düşüncelerini tartıştığı içinde komediyi de barndıran, yoğun felsefi tartışmalarla süren keyfli, düşündürücü, uyadırıcı bir oyun.

    İskender Pala neden rahatsız olmuş acaba. Oyundaki cinsel (ki oyunda gerçekliği de olmayan) bir öge mi rahatsız ediyor? Bu kadar sığmıdır kendisi? Bu kadar yüzeysel, bu kadar anlatılmak istenene odaklanamayacak ya da kavrayamayacak kadar sanattan yoksu mudur? Nedir onu, oyunun içeriğini bile toplumsal ders vemiyor diye eleştiren düşünce şematiği?

    İskender Pala, aynı yazısında sanatta özgür düşünceyi savunduğunu söylemiş. Anlıyorum ki "Günlük müstehcen sırlar" oyunu İskender Pala'ya biraz ağır gelmiş. Çünkü İskender Pala'nın asıl korkusu, oyun, sanatı aşıp tüm dünyayı hareketlendirmek, özgürlüğü sadece sanatta değil, gerçek dünyada da yani ekmeğin paylaşımında, sevgide ve aşkta da istediği, hedeflediği içindir. Kendi inandığı idealler kibir, otorite ve yasakçı temellere dayanabilir, fakat "Günlük müstehcen sırlar" dünyayı özgürlük adına değiştirmek için yola çıkan sanatın, bilimin ve felsefenin oynudur.

(Tiyatro) ROSENBERGLER ÖLMEMELİ



Beğendiğim oyunlar dizisi,



    "Dünya bir Komünizm tehlikesi altındadır ve ne yapıp edip bu şeytani illetten bir an evvel kurtulmalı, görüldüğü yerde başı ezilmelidir."


     Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) tüm dünyada başlattığı bu Komünizm avı 1950'li yılların başında Amerika'da yaşayan Ethel ve Julius Rosenberg ailesine de vurmuştu. Orta sınıf bir aile olan Rosenberglerin suçlandıkları konu, ABD'nin atom bombası projesini Sovyetler Birliğine gizlice göndermesi iddaasıydı.


    Rosenbergler ölmemeli, Devletin başında konuşlanmış siyasal-askeri aygıtın, kendi iktidarlıklarnın devamlılığı ve uluslararası kapitalizmin mutlak çıkarlarının öncelik olduğu sıcak bir amosferde geçmektedir.


    "Dünya bir komünizm tehlikesi altındadır." ABD çıkışlı bu cümle, Komünizm'in mevcut ekonomi-politiğe doğrultuğu silahın, ve bunun yankı bulduğu toplumsal yükselişinden kaynaklanmaktaydı. "Dünya tehlike altında..." tümcesi aslında uluslar arası Kapitalizmin tehlike altında olması sebebiyleydi.


    "Sovyetlere projeyi verip vermedikleri değil, Komünist olup olmadıklarıdır asıl önemli olan" FBI görevlisinin Rosenbergler ile ilgili bu cümleyi söylemişti.


    ABD başkanının yukarda örneğini verdiğim halka sesleniş konuşmaları, halkı yanına çekme adına toplumsal psikolojik korku politikasını işlemekteydi. Bu da halkı polisleştirmeye itme çözümünde yatmaktaydı.


    "Bizi bombalıyacaklar, hepimizi öldürecekler, ama bunlara gücü yetmez, ABD devleti halkıyla temelleri güçlü ve yenilmezdir, uyanık olun, bunlara göz açtırmayın, bizi bölemezler, ihbar edin, Rosenbergleri elektrikli sandalyeye göndereceğiz, ABD devleti sizle gurur duyuyor, 49 yıldızlı bayrağımız daima dalgalanacaktır."


   ABD başkanının bu sözlerinde Devlet, korku yaydığı bu taktik ile farklılıkların ve çeşitliliklerin susturulmasını, her türlü demokratik talepleri, eleştirileri, solcu kimlikleri, tüm muhalefetin baskı altına alınmasını; ABD hükümetinin düşünceleri dışında başka hiç bir düşünceye izin verilmemesini; Devlet, gizli cinayetleri, işkenceleri ve söylemleri ile sağlamaktaydı.


    Rosenbergler mahkemedeki tüm haklı savunmalarına rağmen sonunda idam edilir. FBI polisinin bile dayanamayıp kurtulmasını istediği Rosenbergler, birbirlerine duyduğu sevgiyi ve birlikte (eğer idam edilmeselerdi) yapmak istedikleri küçük hayallerinden bahsettiklerinde idam saatlerinin sonlarına yaklaşılmış ve oyunun da sonuna gelinmişti.


    Oyun, iktidar ve rekabetin savaşı yükselttiği ve eşitliğe, barışa her seferinde darbe vurduğu dünyamızda, işlediği konu ve etkileyici bitiş selamının da buna özel tasarlandığı "Rosenbergler Ölmemeli" izleyenleri güzel bir tiyatro sanatı ve felsefi perspektif duygalarıyla uğurladı.


       Oyun bittiğinde oyuncular ilk kez karşılaştığım bir selamlama ile bizleri uğurladılar. Selamlama, önce sessizce perdenin son sahnede kapanıp tekrar açılmasıyla başladı. Perde tekrar açıldığında tüm oyuncular perdenin arkasında beklemediğimiz bitiş için dizilmişlerdi. Sonra yükselen alkışlar eşliğinde tümü el ele sahne başına kadar yürüdüler. Sahnenin başında dizili duran oyuncular, selam verecek oyuncuların bir kaç adım öne çıkması gereken durumunda, -verdiği inanılmaz mesajda- aksine diğer tüm oyuncular bir adım geriye gidip selamlanacak oyucuları ortaya çıkardı.


    Rosenbergler Ölmemeli, mutlaka görülmesi gereken iyi bir "tiyatro" oyunudur.

Thursday, 2 February 2012

(Tiyatro) Vahşet Tanrısı




Beğendiğim oyunlar dizisi...




    Dizi oyuncularının varlığından mıdır, aile hayatını işlediğinden midir, yoksa sanatsal kaygıdan mıdır, haftalarca tam dolu oynamasına sebep? Emin değilim ama "Vahşet Tanrısı" kanımca görülmesi gereken derinlikli; içerisinde komedi barındıran, ciddileşen, konuşan, tartışan sonra kavga eden iki birbirine yabancı ailenin ufak bir öyküsü.

    Aileler birbirine yabancı iki "modern" bir ailedir. Oğullarının kavga edip biri diğerini yaralaması sonucu bir araya gelmiş ve anlaşmaya çalışmaktadırlar. Anlaşma süreci aslında öykünün tam da ana göbeği. Çünkü bir araya gelen iki aile, arkasında toplumsal bir tartışmayı da açmış oluyor. Bu tartışma bastırılmış duygulardan, yansıtılan duygulara kadar geniş bir yelpazede gidip gelmektedir.

    Birbirleriyle medeni bir anlaşma noktasıyla başlayan iki ailenin ortak noktada buluşma çabası; zaman ilerledikçe anlaşmazlığa varması, karmaşıklaşması ve hatta zaman zaman vahşileşmeleriyle de devam etmektedir. İki ailenin içtikleri rom ile de gittikçe sarhoş olmaları, aralarındaki vahşileşmelerininde bir sebebi olmaktadır. İçkinin bastırılmış duyguları ortaya çıkarma başarısı aslında tam da vahşileşmelerinin sebebi denemez. Burada iş, ayıkken çözümsüz bir hal alan anlaşma zorlukları, sarhoş olmalarının bir sebebi de diyebiliriz. Yani sarhoşluk çözümsüzlüğün bir sonucu olmaktadır.

    Ama benim en çok ilgimi çeken noktalar, karekterlerin aralarında geçen konu dışı diyalogları idi. Çok başarılı bir şekilde işlenen bu kısa gündelik, fesefi diyalogları, ana konudan bir sapma ya da kayma olarak mı okumak gerekir, yoksa tam tersine ana konunun içersinde, ona dahil bir bütün olarak mı okumak gerekir? Örneğin bir sahnede aile kavramını sorgulayan ufak bir diyalog belki de bize ikinci sorunun cevabına işaret ediyordur. Ya da evlerine misafir ettikleri aileye, ev sahibi kadının yaptığı elmalı ve armutlu kekin tarifi ve bu kekin güzelliği üzerine dönen kısa diyaloglarda birinci sorumuza mı işaret ediyor? (Elma ve armut da ayrı bir tartışmadır)Peki döven çocuğun ailesinden, baba karekterin sürekli cep telefonunun çalması ve sohpeti bozmasına ne demeli? Bence bu direk ikinci soruya işaret.

    Nasıl okunursa okunsun, iki medeni ailenin çocuklarının birbirlerine karşı uyguladığı şiddeti çözme girişimleri ne yazık ki sonuçsuz kalmaktadır. Bu, insanların birbirlerine fazlaca uzak düşmesi, fazlaca yoğun iş tempoları, fazla bireycilik, bastırılmış fazlaca duygular, ilgi alanlarının (ki bu sanat da dahildir) fazlaca içine girilen kapalı bir odada yapılması, belki de bunların hepsi bir medeniyet krizine işarettir. E tabi bunu sorgulayan yazar bir özeleştri bağlamında yapmaktadır. Bize de izlemek, değerlendirmek hatta aklımızın bir köşesinde tutmak ve böyle hoş bir sanat eserinden ruhumuzu estetize etmek kalıyor.