Friday, 30 March 2012

Saadet Partisi'nin Pembe Otobüs'ü (Sendika.org)




Sendika.org'da yayınlanmıştır.



    Efendim, bir kaç gün önce işten çıkıp Mecidiyeköy metrobüsüne binmek üzere yürüyordum ki, bir pankart gözüme istemeden ilişmiş ve ikinci kez dönüp bakmama sebep olmuştu. Açıkçası anlayamamıştım ilk bakışımda. Ama farklı bir şey dikkatimi çekmişti. Dikkatlice göz gezdirdim, üzerindeki resmi inceledim ve yazılan yazıyı hızlıca okumaya çalıştım. Pankart, Saadet Partisi’nin şu “pembe otobüs kampanyası” ile ilgiliydi. Kampanya, yalnızca kadınlara hizmet edecek, onları taşıyacak, bir yerden bir başka yere götürecek “özel” otobüsler tahsil edilip taşımacılıkta bir “yenilik”, bir “temiz toplum” yaratmayı amaçlamaktaydı. Çok uzatmak istemiyorum. Kadınların gördüğü taciz, şiddet, hakaret vb olumsuzluklar karşısında üretilen ve çözüm diye sunulan bu olgunun, bu biçimin, bu tarzın; ne toplumların binlerce yıllık tarihinden, ne insanın insan/birey olma/olabilme çizgilerinden, ne insan hakları, kadın hakları, ezilen hakları ve benzerinden, ne de eşitlikten ve özgürlükten nasibini aldığını, bilinç(sizliğ)in zihin(sizliğ)in bir ürünü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Pembe otobüslerin bir çözüm diye sunulduğu ülkemizin bir nevi “erkek” partisi yöneticileri, içgüdüsel aitliklerinin ve bunun uzantısı olan çöl hukuklarının, bin yıllardır lastiği kopmuş ve boşa dönen bir sargı tekeri gibi tekrar edip durmasını tahlil edemeyecek kadar başka dünyalarda yaşamaktadır. Bu durum, kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla, yaşlısıyla, ölüsüyle, canlısıyla , insan denen varlığın özünü ve tüm doğasını anlayamamaları sonucuna götürmektedir.

      Eğer toplumda yaşanan problemler için bir çözüm arayışı içersindeysek, bunu önce anlamak ve sonra yine anlamaktan başlamamız gerekmektedir. Tarihten de biliyoruz ki, toplumları hizaya getirmeye çalışanlar, yasakları ve otoriteyi sonuna kadar kullanmış, yeri geldiğinde bu hizaya uymayanlar asılmış, yok edilmiş, tecrit edilmiş, hapse tıkılmıştır. Binlerce örnek sayılır efendim bu uygulamalara örnek olarak. Fakat eğer tarihin tüm bu karanlık uygulamaları neyi başarmıştır dersek, şunu söyleyebiliriz sanırım: Yasaklar ve otorite ile hizaya getirilmeye çalışılan insan ve insan toplulukları, kişinin ya da toplumun insan olma özelliklerinde gerilemeye yol açmaktadır. Kişiliksizleşme, düşünme ve analiz yeteneğinde gerileme, hayatı basit algılama, kendi ayakları üzerinde duramama ya da son derece vahşileşmiş bir insan (toplum) tipi, bu sürecin örnek sonuçlarındandır.     İnsan (toplum) düşünen ve psikolojisi olan bir varlıktır. Dayanışma, özgüven, kararlarında tutarlılık, düşüncede özgürlük ve özerklik, mantıksal ve duygusal kompleksleri çözümleyebilme, estetik algı, tercihlerde kararlılık diye sıralayabileceğimiz sağlıklı insan prototipi, dışarıdan karşılaştığı korku, şiddet ve yasaklamalar karşısında kırılmakta, erimekte ve yok olmaktadır. Konumuzla ne ilgisi var dersek eğer, çözüm için getirilen sorunu biraz açarsak sanırım ilgililiğine de ışık tutmuş olacağız. “Pembe otobüs “ dediğimiz şey aslında kadını erkekten korumamaktadır. Sağlıksızlaşmış insanlar topluluğu tam da bu nokta yüzünden sağlıksızlaşmışlardır aslına bakılırsa. (illa biri korunacaksa erkeği kadından uzaklaştırmak olmalıdır bu, çünkü zarar erkekten doğmaktadır) Yani, taciz ve erkekten korunmak diye yola çıkılan bu çözüm(süzlük) sınırlarla ayrılmış dünyanın korku ve otorite kavramları ile ilgilidir. Fakat tekrar çözüm olarak aynı anahtarlar denenmeye çalışılmakta ve tekrar ve tekrar denenmektedir. Bu tekrarlılık, yukarıda belirttiğim gibi bin yıllarca denenmiş ve sonuçlarını da açıkça tarihten görmüşüzdür. Sadede gelirsek, “Pembe otobüs” ün aldatıcı “pembe”liğinin arkasında kadının “kara” olan çarşafa sokulması gibi bir temelden beslendiğini söylemek herhalde çok abartılı düşmeyecektir. Çünkü mantık her ikisinde de aynıdır. Ve çözüm olarak da birbirine sıkıca bağlıdırlar. Kadının sınırlarını daraltarak kadını korumayı (ki korumak değildir bu) düşünmektedir. Bu sınırlar daraldıkça da psikolojik bozulma sebebiyle insan bir sonraki daralmayı tekrar isteyebilecek hale getirilmektedir. Daraldıkça daralan sınırlar ise -tekrar edersek- insanın kişiliksizleşmesine ve ruhsal olgunluğa erişememesine yoş açmaktadır. Bir yandan da vahşileşme, toplumda hoşgörüsüzlüğün artması, şiddete eğilimin yükselmesi gibi büyük problemlerle de karşılaşmaması olasılık bile değildir. Bir başka örnek vermek gerekirse, “Pembe otobüs” denilen uygulama önerisinin uygulanmaya başlandığını düşünelim. Şöyle bir problem de çıkıverecektir karşımıza: “Pembe otobüs”lere binen kadınlar ile binmeyen kadınlar…” “Pembe otobüs”lere binmeyen kadınlara bakış, onları algılayış belirlenecek, düşüncede gezdirilen fanteziler gibi saçma sapan kalıplar bir anda tavan yapacak ve bu durumda erkek tarafından daha da yükselen bu psikolojik tehdit karşısında kadınlar hayat içerisindeki sınırlarında bir başka daralma ve küçülme ile karşı karşıya kalacaklardır. “Pembe otobüs”lere binmeyenler direk bu korkuyu yaşarken, binenler de dolaylı olarak tekrar tekrar yaşayacaklardır. Böylece korku korkuyu doğuracak ve gittikçe genişleyen (özgürlük sınırlarını da daraltan) bir toplumsal bunalıma doğru evrilecektir.
 
    İnsan ve toplum hakkında çözümler bulmaya çalışanların, önce korkuyu, korku psikolojisini ve onun ruhta yarattığı tahribi anlamaları, bilmeleri gerekmektedir. İnsanı anlamak, geniş bir sosyo-kültürel/tarih/biyoloji/psikoloji bilgi birikimlerinden haberdar olmakla, haberdar olmak da yetmez, bunları derinlemesine bilmekle elde edilir. Toplumu yönlendirmeye çalışanlar, onu hizaya sokmaya çalışanlar, insan doğasına aykırı istekleri ile insanın birey olabilme yolunun önüne set çekmiş olmaktadır. Bu istekleri elbette ki korkuyla ve otoriteyle büyümüş beyin fonksiyonlarından kaynaklanmaktadır. “En çok ezen, en çok ezilen kişidir” sözü burada anlam kazanmaktadır. İnsanların özgürce yaşayabilecekleri bir dünya/toplum tahayyül edemeyenler, bunu reddedenler, tehlike olarak görenler, kendi hayatlarındaki kişi tapınmacılıklarından, kahramanlarından, merkezi/idealist/pramidal toplum/parti anlayışlarından, itaat kültürlerinden kolayca anlaşılmaktadır. Saygı sınırlarında özgür ve özerk bireyler, dayanışmacı ve hiyerarşisiz bir toplum, sağlıklı toplum, sağlıklı psikoloji, korkusuz, özgüvenli, önyargısız, hoş görülü bir toplum, sanırım insana dair “iyi” olgulardır.

     Ve son bir şey daha, –gerçi, ayrı bir yazının konusu olabilirdi belki bu- piyasacı ekonomi meselesinin de, birey üzerinde bir başka baskı aracı olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Yalnızlaşan, bencilleşen, sevgisizleşen, ötekileştiren, metalaşan, kendisini sürekli bir rekabet ve yarış dünyası içerisinde bulan, bu sebeple de iç ve dış dünyasına karşı yabancılaşmış, tümden bir nevrotikleşmeye doğru itilen toplumun bireyleri bu mekanizmada da büyük bir otorite ile karşılaşmaktadırlar. Bu otorite her yanını sarmış bireyde geniş bir korku üretmektedir. Öyle bir korkudur ki bu, birbirlerine karşı diken üzerinde duran toplumun bu bireyleri, sistem tarafından üretilen “model insan” halüsinasyonunu, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, her karşılaşmalarında birbirlerine karşı yaşatmakta ve yansıtmaktadır. İnsanın evrimsel süreçte ayakta kalmasını sağlayan onun dayanışmacı/sosyal özelliği, piyasacı ekonominin şekillendirdiği bu kültür biçimi içerisinde toplumda -burada da- sağlıksız davranışlara, tahammülsüzlüğe, hoşgörüsüzlüğe, nedeni bilinmez huzursuzluklara, belli başlı migrenlere, takıntılara, biyolojiye de yansıyabilen rahatsızlıklara, yani en genel tanımı ile ruhsal/nevrotik bozukluklara sebep olmaktadır. Bu yüzden, çöl hukukunun insanda yarattığı derin ruhsal sorunlar karşısında modern kapitalist mekanizmanın da ucu gözükmeyen problemlerinin varlığını görebilmemiz, yanlış tarafa yaslanma ihtimalini hatırlatmaktadır.

     Güzel ve sevgi dolu bir yaşamın eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya mekanizması ile sıkı sıkıya bağlı olduğu/olabileceği bilinci, inancı ve mücadelesiyle…

Friday, 23 March 2012

Bir Pandomim Oyunu






    Yıllar evvel davet üzerine Üsküdar şehir tiyatrosunda gerçekleştrilecek bir pandomim oyununa gitmiştim. Oyunu sergileyen Rus asıllı sanatçı, tüm dünyayı gezmekte ve bir çok ülkede de sahne almaktaydı. Oyuncunun Türkiye'li Mim sanatçılarla olan iletişimi sayesinde, buraya, Türkiye'ye de gelmiş, biz de bu güzel fırsatı (şans eseri de olsa) kaçırmamış ve koltuklarımızda yerlerimizi almıştık.

    Oyun farklı farklı bir çok öyküden oluşmaktaydı. Hepsini anlatmayacağım tabi fakat içlerinde bir tanesi vardı ki aklımda hala yer etmektedir. Yukarıda zar zor bulduğum resim ( nekadar kadın da olsa) tam da öykünün görsel ana temasını oluşturmaktadır. Öykü bir tren istasyonun geçiyor. Bir Adam bir şehri ve yaşayanlarını tümüyle geride bırakmak istemektedir. O yüzden bir gece yarısı seferine aldığı biletiyle istasyona gelir ve beklemeye başlar treni. Beklemektedir fakat ilginç bir olaya da tanık olacaktır Adam birazdan. Hatta tanık olmayıp direk kendi yaşayacaktır o olayı. O olay gerçek olabilir miydi? Gerçek olabilirdi. Hiç yaşanmamışta olabilirdi yani bir hayal ya da bir sanrı... Bilemiyorum. O da bilemedi zaten...

    İşte öykü,


    Bir tren istasyonu... Chopin'nin müthiş "Nocturne" eserlerinden biri ( ya da sanırım beethoven'nın Piano Sonata No. 14 in C sharp minor'u idi) ile karanlık sahne başlıyor. Bir ışık, ayaklı boş palto askılığı göstermekte. Ardından Adam elinde tuttuğu bavulu ile sahnede beliriyor. Anlıyoruz ki bir yolculuk olacak; trene binip bıracak geridekileri. Askılığın biraz ötesinde durup bavulunu yere bırakıyor ve beklemeye başlıyor Adam. Etrafı izlemeye koyuluyor. Muhtemelen aklında "gitme"nin buruk acısı, hüznü dolaşmakta. Çalan müzik de ancak buna işaret edebilirdi çünkü. Bırakmak istememekte Adam. Belki deİstemediği ama zorunda olduğu bir yolculuğa çıkmakta. Yapmak zorunda olduğu bu yolculuğa ancak bir kaçış denebilir ki soğuk bir gece yarısı istasyonda öylece trenin gelmesini beklemek, beklememekle ya da beklemeyi istememekle neredeyse eşdeğer olabilmekteydi. Belki de çözümün tüm yollarının sonucunu gitmek fikri ile somutlaştırdığı aklında, yalnızca bir esere bakar gibi izlemekteydi geridekilerini. Ama ne olursa olsun o Adam o istasyonda gitme kararını çoktan vermiş halde beklemekte ve birazdan gelecek olan trene binip belki de vedalaşmasını da gerçekleştirecekti sonunda.

    Ayakta duran boş Palto askılığına takılır gözleri. Henüz oturduğu bavulundan kalkıp yaklaşır palto askılığına. Yaklaşır ve durur. Bakar. Aklına nereden düştüğünü bilmeden hızlıca kendi başındaki fötr şapkayı çıkarıp askılığın en tepesine asıverir. Ardından da üzerindeki paltoyu çıkarıp askılığa giydirir. İzler önce. Uzaklaşır biraz. Sonra tekrar yakınlaşır. Sonra uzatır bir elini. Dokunur. Okşar. Ve diğer elini uzatır... Paltoya sarılıverir aniden. Öylece dururlar. Sonra, hiç yabancı gelmediği bir elin paltodan ona uzanıp sarılışını hisseder. Bir sevdiğinindir belkide o el. Ya da artık sevmediğinin... Sıkıca bir sarılmadır bu. Sırtlar okşanır üzülme der gibi. Ya da gitme der gibi... Sonra palto diğer kolunu da uzatır. İki elle sarılmaktadırlar artık birbirlerine. Kollarının sarış biçimlerini değiştirirler zaman zaman. Bazen sıkı, bazen yumuşak, bazen uzak, bazen yakın, bazen durgun ve dinler halde, bazen de heyecanlı, fırtına dolu...

   Düşer Adam. Tutunur paltonun eteklerine. Yüzünü gömer. Ve ağlar. Sonra durulur. Susar. Yüzünü kaldırır. Ayağa kalkar. Tekrar sarılır. Ve tekrar.

    Trenin siren sesleri duyulur. Adam şaşırır. Geri çekilir. İzler karşısındakini. Dokunur son kez. Ve yavaşça alır paltosunu. İnanamaz. O kadar çok gerçekçiydi ki biraz önce yaşadıkları... Elini geçirir ağır ağır paltosunun kolundan. Kendi elini görünce irkilir hafifçe. Ardından da diğer elini geçirir. İzler kendini üstten. Şapkasına uzanır sonra. Onu da alır; ve başına koyar.

    Tren tüm gürültüsüyle gelmiştir artık. Ama Adam gitmek istemez sanki. Ya da kalmayı... Tren hemen karşısında beklemektedir. Bir karar vermesi gerekmektedir. Ya gidecektir, ya da kalacak... Bekler; düşünür. Aniden uzanır o an da üzerindeki paltosuna; ve çıkarır. Askılığa döner ve koyar üzerine ilk yaptığı gibi. Sonrada şapkasını bırakıverir üzerine. Bavuluna yürür hızlıca. Kavrar eliyle sapını. Doğrulur ve trene yönelip yürümeye başlar. Sonra aniden durur ve geriye uzanır gözleriyle son kez askıda durana doğru. Bakar. İzler bir süre. Ardından Trene döner tekrar. Yürür, hızlanır ve biner sonunda. Biner binmez gürültüyle kalkar tren. Uzaklaşmaktadır artık Adam. Gitmektedir. Son vedasını yapmıştır. Hem de uzun uzun. Belki de kısacıktı. Ama bırakmak istediği her ne ya da kimse, hepsini ve herşeyi, önceden planladığı gibi, bırakarak yapmıştır bunu.




...

Thursday, 22 March 2012

Beklemek








    Günlerce burada bekleyebilirim. Haftalarca, hatta yıllarca... Unutulmuş duvar lambasından, uçları kararan silik kirli kırmızının yayıldığı bu ufak koridorda öylece bekleyebilirim. Yağlı kalın kumaştan yapılmış; kim bilir ilk zamanları bir gelin gibi poz veren; ama artık soluklaşmış, diriliği kalmamış, duvardaki lambanın üzerine gölgeler düşürdüğü pembe kruvaze perde ile; kolları pas tutmuş, yaşlı cildi çizgi çizgi soyulmuş eski pencerenin sırtını döndüğü; yer yer soyulmuş, koyulaşmış açık kırmızı soğuk duvarların; gömülü ucuz mahremiyet kapılarına dokunmadan; burada, yanıtlanmamış arafta; kimliksiz yalnızlıkta; yıkanmamak şartıyla; ilenmeden, ve ağlamadan bekleyebilirim; haftalarca, hatta yıllarca...



...

Tuesday, 20 March 2012

Yatak






      Sessizlikte birkaç derin nefesin nesi varmış ki.
     Basmışımdır küllüğe; bitmiş, dönmüş,
     büzülmüşüzdür bir zaman sonra da
     şilte uçlarına; kıpırtısız, iyi geceler'siz, fecire.




...

Tuesday, 13 March 2012

Diyalog






    "Canım"
    "Canım"
    "Tek sorum var. Benle yaşlanmak istiyor musun?... Tek cevap..."
    "Evet, tek cevap: İstiyorum"
    "Bende istiyorum"
    "O zaman susalım sadece"
    "Şuan susalım"
    "..."
    "Seviyor musun?"
    "Elbette..."
    "Bende..."





...