Monday, 30 April 2012

Yaşasın 1 Mayıs





Ve doğrulttu insan yüzünü topraktan gökyüzüne;
Titreyen dizleri, çatlamış avuçları, bulutlanmış gözleriyle

Ve çalındı kulağına uzak çığlıklar, hıçkırıklar, öfkeler;
dudaklarında, uçuşan saçlarında, kokusu esen rüzgarda.

Ve uzandı, ve dokundu, ve hissetti, ve üzüldü;
büyüdü göz bebekleri, büyüdü kalbi, büyüdü nefesi

Ve düşündü insan, sustu, hiç konuşmadı;
sonra inceldi bakışları; kıvrıldı alnı...

Ve bir ıslık, bir şarkı, bir aşaka çiçeği

tulu içinde yükseltti sıkılaşan parmaklarını

Ve işte o zaman sevdi, kızdı, düşledi, gülümsedi,
sarıldı, barıştı, kavuştu, birleşti, dans etti;
yürüdü, ve yine yürüdü...


Yaşasın 1 mayıs

Friday, 20 April 2012

(Tiyatro) Tarla Kuşuydu Juliet






Beğendiğim oyunlar dizisi. 


    Bir evin mutfağı, iki, birbirine girmiş insan, yükselen tartışma, birbirine karışan cümleler; fırlatılan nesneler, hakaretler; bağrışmalar… Zirvesinde aniden ağır bir ses duyulur. Işıklar titremeye, dumanlar tütmeye başlar mutfağın dört bir yanından. Tartışan iki insan ne olduğunu anlayamamış şaşkınlık, korku ve biraz da merakla mutfak masasına gerileyerek yaslanırlar. Hemen karşılarında, buz dolabı gürültüyle sallanmaya aralarından ağır ağır dumanlar fışkırtmaya başlamıştır. Sonunda kapı aniden açılır ve yoğun bir sis içinde “o” görünür: Shakespare…

    İşte; ingiliz diline ve edebiyatına, dünya edebiyatına, tiyatroya, felsefeye, ve daha aklıma gelmeyen bir çok alana, kattıklarıyla sayıları aşan, değeri biçilmez sanatçının o meşhur eserindeki, muhteşem, inanılmaz, yürek parçalayan, fırtınalar koparan “aşk”ı “Romeo ve juliet”i; iki aşığın ölümle sonuçlanmayıp hayata devam etmesi ve aradan otuz yıl geçmesi üzerine neler olabilire karşılık olarak cevaben Ephraim Kishon’un yazdığı harika komedi “Tarla Kuşuydu Juliet”.

    Ölmemişler, bir şekilde her ikisi de kurtulmuş, evlenmiş ve hatta bir “adet” kızları bile olmuştur. Aradan tam otuz yıl geçmiştir. Büyümüş, olgunlaşmış ve oldukça da asabi olmuşlardır. Birbirlerine karşı tahammül edemeyecek kadar nefret duymaktadırlar. O masalımsı aşkları bir buhar olup dağılmış ve hemen ardından, sivri uçlarıyla diken diken duran, ilk fırsatta birbirlerinden kurtulmak için türlü yollar düşünen, sürekli mirası aklından geçiren (Romeo), iki insan çıkıvermiştir. Her seferinde kavga, gürültü, dalaşma, tükürme, hakaret olağan yaşamlarının birer parçası halindedir üstelik. Ufacık bir sebep bile yeter tüm bunların ardı ardına bir çığ gibi aralarında patlamasına. Tencereler uçuşabilir, elma kabukları yerlere fırlatılabilir, musluktan akan suyu birbirlerine karşı bile kullanabilirler… İşten gelen Romeo’ya “merhaba” demediği için de olabilirdi bu, pazara giden Juliet’in Romeo’ya bulaşıkları yıkamasını emretmesiyle de; ötenin tarla kuşu mu yoksa bülbül mü olduğunda da olabilirdi, ya da kızlarının neden asi bir Rock’çı olduğu konusunda tartışırken de…

    Shakespare, mezarında ters döner. Çıldırır, inanamaz, yüreği dayanamaz buna. Onun yarattığı yüce Romeo ve Juliet ne haldedir, nasıl olmuştur; bunu istememiştir; bu belki de başına gelebilecek en kötü şeydir onun için. Ve yarattığı kahramanlarla hesaplaşmak için Shakespare sonunda geri dönmüştür.

    Oyun, bir komedi olmakla birlikte müzikalliğiyle de inanılmaz bir eserdir. Acı bir gerçekliği böylesine muhteşem, ses, sahne performansı, oyunculuk, ve müzikleriyle komedi halinde sunan oyunun yazarı (Ephraim Kishon); Yöneten ve oynayan, Engin Alkan; oyuncular, Sevinç Erbulak, Çağlar Çorumlu, Ve murat Bavli, büyük teşekkürleri hak etmektedir.


Önemli not:

   Bu arada, şehir tiyatroları üzerinde kabul edilemez bir devlet baskısı yaşanmaktadır. Tiyatronun yönetim kadrosunu adeta sanatçıların elinden alıp belediye bürokratlarına devredilmek istenmektedir. Karartılmaya, yok edilmeye çalışılan şehir tiyatrolarına yapılan bu saldırı, toplum ve kuruluşları üzerinde mevcut hükümetin merkezileşmeye devam ederek, özgür ve eleştirel düşüncenin önünün kapatılması sürecine bir yenisini daha eklemiş olmaktadır. Bu sevimsiz durum ne kadar can sıksa da sadece “seyirci” kalmayı gerektirmemekte olduğunu düşünmekteyim efendim.

Saturday, 14 April 2012

Bir insanın derdi




    Nedir arkadaş bu insanın derdi? Hayır, öyle, toplum falan deyip de genelle de bir işim yok. İnsan ya! İnsan en fazla bir dir. Nedir arkadaş derdin? “Bir” kişi, sana diyorum, evet. Hiç ses işitmez misin sen? 

    O kadar, yüründü, takla atıldı, sıçrandı, düşüldü, ne bileyim eller ağız kenarlarını kapatıp boğazlar patlatıldı, ya da tuvalet, evet, o kadar tuvalet yapıldı arkadaş. On binlerce yıl bu ya! Kolay mı? On binlerce yıl yapılır mı bu? 

    Hatta s*ktir et onları sevgili insan, O kadar susuldu ya! Uyundu mesela, denizin altında nefes tutuldu, kocaman taş parçalarıyla bile yapıldı bu. Ee? Kocaman gözlerle -ki asla bakmak istemem- ne, ne diyosun yani? Yani, diyorum ki, nedir bu kunduzculuk meselesi?

     Meyve yendi, çiçek yendi, et yendi, ne bileyim böcek bile yendi. Yediğinden bu, kesin bak. Başka ne olabilir ki arkadaş? Kunduzdan gelmediğimize göre?! Anlaşılmıyorsun yani anladın mı? 

    İki kere iki yazan bir kapı görsen ne dersin mesela? İki? Tabiki de üç. Çıldıracağım. Uzak durun. Anladın mı? Uzak dur. Bir insan, bir insandan uzak durabilmeli. Hatta tanımamalı. Hiç hemde. E bu kadar demir yığını varken toprağın altında, tabiki de pusula dikinin doğrultusunu gösterecek. 



Friday, 13 April 2012

Franz KAFKA "Bir Açlık Sanatçısı" (İnsanOkur)




 İnsanokur'da yayınlanmıştır.
 http://www.insanokur.org/?p=36934



...