Thursday, 28 June 2012

Bilmiyorum





    Yıllarca yaşadıysan
    Sen de, o da, ya da bir başkası
    Ve bir o kadar daha da yaşayacaksan,
    Bu, hep, bir umudun vardır demektir

    Yani... Bir sandal düşün. Kırık dökük. Çivileri yerinden fırlamak üzere. Boyaları sökük. Ve gıcırdıyor olabildiğince. Islak, yer yer çürümeye de başlamış. Ve yapayalnızsın. Sağ avucunda küçücük pervaneli motor dümeni. Gidiyorsun. Saçlarında deniz suyu. Kabarıyor önünde dünya. Bir küçük yaşam. Bastığın sandalın su birikintisine dalmak. Gözlerin kocaman, nefesin kocaman. Nedir hala seni o dümeni tutmanı sağlayan. Ellerin titriyor be adam. Çenen titriyor. Bak yağmur da başladı. Üşüyeceksin.

Tuesday, 19 June 2012

Bulgakov - "Morfin" (OkurYatar)

  Fotoğraf, Bulgakov müzesinden

OkurYatar,

http://www.okuryatar.com/morfin-gonenc-kaytaz/







...

Bugün bir şey oldu





     Bugün bir şey oldu. Kedinin biri sanırım artık hayata karşı tüm iyi duygularını yitirdi. Daha yavruydu ve sevilmeyi, öpülmeyi, okşanmayı, yerde delice oynamayı buna karşılık ise kucakta bir bebek gibi uysallaşmayı sonsuzca severdi. Peşinizden ufacık gövdesiyle ve ayaklarıyla hoplaya hoplaya öyle bir gelirdi ki, dayanamaz “hayır seni bırakmıyorum. Şuraya gidip geleceğim sadece” der gibi onu elinize alır ve oracıkta tekrar sevmeye tekrar öpmeye başlardınız. Paçalarınızda dolaşır, yüzünüze bakar, sonra kendini sürter, ayakkabınızın yanına oturur ve etrafı izler, küçük bir harekelenmenizde hemen o da kalkar “Ben de geliyorum” der gibi önce size sonra da etrafa bakardı.

     Evimde beslediğim bir kedim olmasaydı onu kesin alırdım dediğim bu güzelim gri çizgili koyu kül renkli kedi, birileri tarafından dışlandı. Saldırdılar, pençeler yedi, yalnız bırakıldı karanlıklarda gecelerce... Ama tüm bunlara rağmen haftalarca içindeki sevgiyi, yakın durmayı, kendini sevdirmeyi bırakmadı. Sabah geldiğimi gördüğünde kücücük sevimli ayakları ile koşa koşa yanıma gelir hemen miyavlar, paçalarımda gezinir ve onu elime, kucağıma almam için iştahla hareketlenirdi. Karnının açlığı ya da tokluğu bu durumu asla değiştirmezdi. Her zaman içten içe yoğun bir yakınlık hissi ile doluydu.

     Bugün bir şey oldu. Daha sabahleyin geldiğimde farketmiştim üzerindeki tuhaflığı. Hayır yine de normaldi. Suç benimdi. Yemek vericektim fakat içeri sokmak istemiyorduk o saatlerde. Fakat koyu kül renkli bu yavru kedi her zamanki gibi içeri girmek istemişti. Çünkü içeride bizler vardık. Severdim, oynardık, yemek verirdik, güvende olurdu... Ama sokmadım içeriye. Bilmiyordum. Özür diliyorum. İçim acıyor. Ayağımla geçmesini engelledim. Kapının demirleri ile arasında kaldı. Sonra çektim. Anlamadı önce. Geri çekildi. Etrafına bakındı. “hayat böyle olamaz” der gibi bakındı. Sustu. Hiç bana bile bakmadı. Ve ben aptal gibi baktım durdum ona. Tonlarla et getirsem ne faydaydı artık. Uzaklaştı resmen yanımdan. Öteye gitti. Ama hiç bana baktığını bile hatırlamıyorum. Ufacık bir kedi daha ufacıkken, küçücükken, daha bugün, birden bire değişti o kedi. Korkuyor artık. Hiç ama hiç yaklaşıp sokulmuyor kimseye. Sevemiyorum. Elimi kanattı ilk defa bugün. Diklenip oradan oraya kaçışıp duruyor sürekli. Duydum ki birileri tekme atmış ona. Onun için gözlerim dolu şuan.