Monday, 27 August 2012

Piggy






    Adı piggy'miş. Yani domuzcuk. Sana böyle demelerine kızmıyor musun? dedi bir gün biri. Hayır, dedi. Bu söz sevimli bir söz, hem, ben onlara kızmıyorum... Piggy bir gece eve işten oldukça geç bir saatte geldi. Yorgunluğu tartılamaz kadar ağır, uykusu inanılmaz derecede sarıvermişti çevresini. Eve girip dosdoğru odasına yürüdü. Herkes uyuyordu, belliydi. Üzerindekileri çıkarıp sessizce yatağına bıraktı kendisini. Uyumak üzereydi artık. Aklından belirsiz, bir çok şey, fısıldayarak geçip gidiyordu. Hepsi de uykusunu kaçırmak isteyen, şu perilerin işi olmalıydı. Uykusu iyice üzerine çöktü. Nefesi ağırlaşmaya, cildi yumuşamaya başladı... Bir şey dikkatini çekti sonra nasıl olduysa. Kimdi o? Evet, evet, o kimdi? Ona Adını soran... Biri ona adını sormuştu. Hatırlayamadı... Ama sarılmak istedi ona. Aşık olmak. Delice kaçıp dünyayı gezmek istedi... Aniden gözlerini açtı. Oda karanlıktı. Uyumalıydı. Nereden gelmişti aklına bu şimdi? Bilemedi. Kocaman gözlerini kapadı. Uyudu.

Sunday, 19 August 2012

Thailand'da dolaşmak



Wat Aren tapınağı (Bangkok)


    Uzun zaman oldu buraya yazı yazmayalı. Aslında, son üç haftadır ( aldığım notlar ve karaladığım bir öykü dışında) hiç birşey yazmadım, hatta bir kitap dahi okumadım. Bu bir itiraf olabilir. Bunun bende ne kadar sıkıntı yarattığını da anlatamam. Fakat hiç birşey yazmasamda, okumasamda; kitaplarım, defterlerim hep yanımdaydı. Zaman zaman çıkarıp kitabıma baktığım oldu, onu kokladım, satırlarını okudum; not defterimi gözden geçirdim, ona birşeyler karaladım... Tüm bunların sebebi 23, 24 günlük izinim yüzünden oldu. İzine çıkmadan önce kendi kendime hep okuyacağım kitap sayısının yüksekliğinden, yazacağım makalelerin, öykülerin bolluğundan bahsederdim. Fakat öyle olmadı. Ve anladım ki insan gününü sabit geçirmiyorsa okuması da yazması da büyük oranda sekteye uğruyor. En azından bana öyle oldu. Şimdi efendim neden böyle oldu kısaca ondan bahsetmek istiyorum.


Colours Of the East festivali (Pattaya)



    Uzun zamandır hep Thailand'ı hayal etim. Daha doğrusu Uzak doğuyu, onun kültürünü, insanlarını ve havasını. Oralara da gitmek istiyordum. Uzaktı ve uzak olduğundan dolayı gidememiştim bu zamana kadar. Gerçi daha yeni yeni yurt dışı gezilerim başlamıştı fakat yine de hem haritada hem de kafamızda, uzak doğu, gerçektende hep uzak kalmıştır bizlere. Hep bilemedik, dikatte pek fazla almadık. Çünkü yüzümüz (Türkiye'li olarak bizler) batıya çevrilmiş durumdadır. Tv lerden, müziklere, Kültürel olarak ne varsa, hatta dilimizdeki sözcüklere ve harflerimize kadar hep batıyı bilmişiz, izlemişizdir. Bu sebeple Uzak doğu, gerçekten de hep Uzak düşmüştür, silik gelmiştir bizlere.


Wat Phra Kaew tapınağında ibadet yapanlar (Bangkok)



     Neyse, beni Thailand'ta karşılayacaklarını söyleyen bir tur firmasıyla anlaşıp Kiev aktarmalı bir Ukrayna uçağı ile Thailand'a doğru yola koyuldum. Toplamda 12, 13 saate varan uçuşun ardından Bangkok'a indiğimde söyleyebileceğim en ilginç şey Thai'lı çekik gözlü insanlar, havalimanından çıkar çıkmaz duyduğum o miğde bulandırıcı koku, havanın sıcaklığı ve nemi olur herhalde. Kokuya alırşırsın dediler, nitekim de öyle oldu. Kokuyu bir iki günün ardından büyük oranda duymamaya başladım.

5,5 ton ağırlığındaki saf altın Buda heykeli (Wat Phra Kaew - Bangkok)



    Çok uzatmak istemiyorum. Thailand'ta bol bol kilometrelerce yürüdüm. Önce Pattaya sonra da Bongok'ta dolaştım. Tapınakları, insanları, yiyecekleri, havası, ile tanıştım. Geceleri rock barlara uğradım. Gündüzleri nehir ve deniz kenarlarındaydım. Oturup saatlerce konuştuklarım oldu. Dolaştıklarım, kahvaltı yaptıklarım, içki tükettiklerim oldu. Yapayalnız dolaştığım, en çok ta bu oldu. Vedalaştığım oldu. Arkamdan seslenenler, görüşürüz diyenler ve görüşemeyeceklerim...

    Yardım severliklerini, İngilizceyi bizim gibi çok fazla bilmediklerini, Thai dilinin güzeliğini, ses tonlarını, mimiklerini, gülüşlerini, bakışlarını, avuçlarını çenelerinin altlarında birleştirip selam verişlerini, Buda yı, gördüm. Suç oranının dünyada en az ülke olduğuna tanık oldum. Mütevazilikleri, birey üzerinde baskının azlığı, şiddetten uzak duruşları ve motorsikletleri...

Burası da sanırım Wat Phra Kaew Tapınağının girişi ve ben



   Yağmurları, Muson yağmurları. Aniden bastırıp sağanağa dönen, bazen fırtınaya, bazen de sessizce yağan yağmurları. En fazla 15 dk süren ve sonra kesilen... Yağmurlarına yakalandığım da oldu. Gece yarısı bir ağacın altında dakikalarca beklemek zorunda kaldığım, ya da küçük bir marketin çardaktan yapılan korumalığının altında, fare ve birkaç hamam böceğiyle birlikte korunduğum oldu.

Grand Palace tapınağı ve ben


    Kokusuna, nemine, sıcağına, zaman zaman sokak aralarından ürkek burunlarını çıkaran farelerine, kaldırımda yürürken son anda üzerine basmamak için ayağımı yana çektiğim hamam böceklerine, Pattaya'nın sex turizmine, kedilerinin bizimki kadar güzel olmayışına, yedikleri ultra acılı yiyeceklerine vs... rağmen Thailand sanırım aradığım yer diyebilirim. Bilmiyorum bunu niye diyorum fakat, tanıdığım bir çok harbi gezginden de duyduğum fikirler bu doğrultuda.

Wat Aren nın bahçesinde bir Budist rahip (Bangkok)


    Dönüşüm, hüzünlüydü. Dünyanın bir ucunu geride bırakıyordum. Gidişler hep hüzünlü olmuştur benim için. En kötü günleri bile yaşasam, sıkılsam, nefret etsemde o içinde bulunduğum zamandan ve fakat sonunda bir zaman gelipte ayrılıyorsam eğer o yerden de, bilirim ki işte "zaman" kendisini yine hatırlatıyor. Yine gösteriyor kendisini üzerime çöken tüm ağırlığıyla. Zamanı hatırlamak, birşeylerin geçip gittiğini, geride kalanların olduğunu hatırlamak demektir benim için. Geride kalanların, şans eseri geldiğimiz şu dünyanda, bir daha asla yaşayamayacağımız, küçük anılar olduğunu bilirim.

"Tuk tuk" denilen taksiler ( Bangkok)


Tanıştığm insanlardan birkaçı ( Bangkok)



    Zaman akıyor. Tekrarları yok. Ama yine de tekrar görüşeceğiz Thailand.